Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın anayasa değişikliği talebi bir süredir raflarda bekletilen sivil anayasa çalışmalarını tekrar gündeme getirdi. Fakat Haşim Kılıç’ın önemle vurguladığı Anayasa reformu, gerek siyasilerden ve gerekse sivil toplum kuruluşlarından gereken ilgiyi görmedi. Türkiye, kapatma krizi ile büyük bir siyasi belirsizliğin içine sürüklendi. Sonuçları çok boyutlu olacak bir kriz, optimum bir yol bulunmaya çalışılarak bertaraf edilmiş oldu.
Anayasa Mahkemesi’nin AK Parti’yi kapatmama kararı alması ülkeyi rahatlattı. Fakat yaşanan bu süreç bu tür krizlerin tekrarlanmaması için köklü bir anayasal reforma ihtiyaç duyulduğunu açıkça gösterdi. Bu sebeple, 14 Mart ile başlayan sürecin bu açıdan iyi analiz edilmesi, Türkiye’nin geleceği açısından son derece önemlidir. Aksi takdirde siyasal sistemimizin, demokrasimizin benzer krizleri tekrar yaşaması kaçınılmaz olacaktır.
Mahkemenin AK Parti’yi ‘laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak’la nitelendirmesi, üzerinde dikkatle durulması gereken konulardan birisidir. Şüphesiz, Mahkeme üyelerinin bu tespiti yeni süreçte Hükümetin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi her an kendisini hissettirecektir. On üyenin AK Parti’nin odak olduğuna dair tespiti krizin aslında bitmediğin bir işareti olarak değerlendirilmeli ve bir rehavete kapılmamalıdır. Anayasa Mahkemesi Başkanının altını önemle çizerek yaptığı bu uyarı da durumun en önemli işaretidir. Seçimler öncesi vaad edilen sivil anayasa konusunda, bu kritik dönemeçte yeni bir konjonktür oluşmuştur. Bu konjonktürü en az hükümet kadar, kanaat önderleri ve sivil toplum kuruluşları da iyi değerlendirmelidir.
Sivil anayasa için hükümetin gerekli girişimlere yeniden başlamaması ve harekete geçmemesi gerekli dersin çıkartılmadığı izlenimini vermektedir. Son zamanlarda geniş kapsamlı bir anayasa değişikliği paketi dillendirilmektedir. Bugüne kadar birçok kez değiştirilen ve özellikle AB uyum yasaları çerçevesinde neredeyse üçte ikisine yakını değiştirilen 1982 Anayasası, bundan sonra da ne kadar değiştirilirse değiştirilirsin karakteri ve ruhu dolayısıyla Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. Yapılacak Anayasa değişiklikleri ile yetinilirse Türkiye’nin demokratikleşme süreci hız kazanmak yerine yavaşlama yoluna girecektir.
Sivil anayasanın yeteri kadar konuşulmaması demokrasimiz adına düşündürücüdür. Müesses nizamın baskıları karşısında Türk toplumu ölüm gösterilerek sıtmaya razı edilmeye çalışılmaktadır.
TÜRKİYE’NİN NORMALLEŞMESİ SİVİL BİR ANAYASA İLE OLABİLİR
Türkiye’de şimdiye kadar yapılan anayasalar hep olağanüstü dönemlerin koşullarında ve bürokratik elitler tarafından hazırlanmıştır. Bu durum devlet ve halk arasında kopukluklar oluşturmuş ve toplumu tepeden yönetme anlayışının sonucu olarak toplumun talepleri gözardı edilmiştir.
Türkiye’nin normalleşmesi ve siyasal sistemin daha demokratik bir düzene kavuşması için demokratik açılımlara ihtiyaç var. Bunun yolu da sivil özgürlükçü bir anayasa yapmaktan geçmektedir. Yeni Anayasa, daha fazla katılımcı, temel hak ve özgürlükleri tam olarak güvence altına alan, anayasa kavramlarının somut ve kesinlik taşıdığı, hukuki boyutu ön planda olan bir toplumsal sözleşme olmalıdır.
Sivil anayasa taslağı Türkiye’nin önünde yeni bir ufuk açmıştı. Bu taslakla, Türkiye tarihinde ilk defa toplum olarak sivil bir anayasa yapma fırsatını buldu. Fakat kısır siyasi tartışmalar nedeniyle sivil Anayasa çalışmaları raflara kaldırıldı. Kapatma davası ile son yaşadığımız siyasi kriz, anayasa reformunu gerçekleştirmek için tarihi bir fırsattır. Türkiye ekonomik, siyasal, sosyal kalkınmasını ancak özgürlükçü ve insanı öncelikli tutan bir anayasa ile gerçekleştirebilir.
Türkiye, yeni bir anayasa yapamadığı için büyük krizlerle karşı karşıya kaldı. Muhalefet bu süreçte engelleyici bir tutum içinde oldu. Konuya, muhalefet partilerinin yaklaşım biçimi dikkate değer bir diğer önemli konudur. Siyasetin görevi, toplumsal ihtiyaçları doğru politikalarla karşılamaktır. Bu görevin yerine getirilip getirilmediği çok yönlü olarak sorgulanmalıdır.
Yeni bir anayasa yapımı sürecinde sivil toplum da gereken inisiyatifi gösteremedi. Bazı iyi niyetli çabalar dışında etkili bir çalışma ortaya konulamadı. Halbuki sivil toplum kuruluşları yeni bir anayasanın en önemli savunucusu ve etkin aktörü olmalıdırlar.
Sivil toplum, Anayasa mahkemesinin kapatma davasının sonucunda aldığı kararı iyi okuyarak hükümeti yeni bir anayasa yapmak için harekete geçirmelidir. Sivil toplum kuruluşları yeni anayasa için ortak çalışmalar yaparak geniş bir platform oluşturmalı ve tüm toplum kesimlerinin katılımını sağlayarak toplumsal mutabakatı oluşturmaya çalışmalıdır.
Yeni anayasa ile ilgili çalışmaların tekrar ivme kazanması ve gündemdeki yerini yeniden alması gerekmektedir. Zamanında atılmayan adımların bedelini Türkiye, her an yeni bir kriz yaşama tehlikesi ile ödeyecektir.
Türkiye’de toplumsal hayatın huzur ve barış içinde olması için reformların kararlı bir şekilde yapılması artık kaçınılmaz bir ihtiyaç olmuştur. Bu reformların başında sivil anayasa gelmektedir. Sivil inisiyatife bu süreçte önemli sorumluluklar düşmektedir. Yeni anayasa çalışmaları sadece siyasilere bırakılamayacak kadar önemli bir konudur. Türkiye artık kaçan fırsatların peşinde koşan ve enerjisini boşa harcayan bir ülke olmamalıdır.
Faruk YAZAR
Bu sitede stratejik iletişim ve stratejik düşünceye dair paylaşımlar yer almaktadır. Bilgi ve hikmetin ışığında…
düşünce yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşünce yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Ekim 2008 Perşembe
20 Eylül 2007 Perşembe
TÜRKİYE'DE KİŞİSEL GELİŞİM: "BEN'İN ÖTEKİLEŞMESİ"
Kapitalist ekonomik sistem insanı dayanılmaz bir yalnızlığa sürüklerken bir de kişilerin mevcut sistemde tutunabilmeleri için, kendilerini geliştirmeye mecbur hissetmelerini sağladı.
Batılı toplumlarda insanın iyi ve müreffeh bir hayat yaşayabilmesi hatta varoluşunu gerçekleştirebilmesi için göstermesi gereken amansız mücadele "insan insanın kurdudur" mottosunu doğrular şekilde gelişmeye devam etti.
Türkiye, iki yüzyıldan bu yana (bu tarih daha da geriye götürülebilir) batı ile her karşılaşmasında "özgüven" problemi yüzünden travmatik bir şekilde kabullenici konumunda oldu.
Kültürel anlamda ithal edilen değerler bu travmayı daha da derinleştirmiş, dil ve tarih zafiyetinden dolayı "ben"in aşınmasına neden olmuştur. Batılı değerleri ve batıdaki kültürel gelişmeleri sorgulamaksızın "ithal etme" sendromu "kişisel gelişim" kavramı etrafında iş dünyasını ve eğitim camiasını da çevrelemiş durumdadır.
Serbest piyasa ekonomilerinde yöneticiler ve iş görenler, sahip oldukları donanımla piyasanın taleplerini yerine getiremeyecekleri düşüncesiyle kişisel özelliklerini, becerilerini arttırma yoluna gitmektedirler.
Bu yöneliş bence pek çok getirisiyle beraber, bir furya olarak özelikle son dönemde Türkiye'de sağlıksız yapılanmaların oluşmasına neden olmuştur. Pek çok yerde kişisel gelişim merkezleri açılmış, yetkin olmayan insanlar kitap yazmaya koyulmuş ve yayınevleri de canhıraş bir şekilde kişisel gelişim kitapları yayınlamıştır.
Toplumun büyük bir merakla sarıldığı bireysel gelişim kitapları ait oldukları toplumda faydalı ve işe yarar olarak görülebilirler, fakat Türkiye'de yeteri kadar kritize edilmeyen bu düşünceler "yaşam tarzı", "bir dünya görüşü" gibi sunulmaktadır. Asıl problem de burada yatmaktadır.
Türkiye'deki yaşam koşullarının güçlüğü, eğitimsiz kitlelerin umut peşinde olmaları, onları bu tür lansmanların doğrudan muhatabı haline getirmektedir. Devlet İstatistik Enstitüsü'nün 2003 yılında yaptığı yaşam memnuniyeti araştırmasına göre; Türkiye'de beş yıl önceki durumuna göre kendini gelişmiş bulanların oranı %42.2'dir. Kadınların %44.7'si ve erkeklerin %39.9'u bugünkü durumlarını beş yıl öncesiyle karşılaştırdıklarında kendilerini daha gelişmiş bulmaktadır.
Beş yıl sonra kişisel durumunun gelişeceğini ifade edenlerin oranı %44.4'tür. Kadınların %43.3'ü ve erkeklerin %45.6'sı beş yıl sonra kişisel durumlarının gelişeceği öngörüsünde bulunmaktadır. Gelir gruplarına baktığımızda kişisel durumlarının gelişeceğini düşünenlerin arasındaki fark daha da belirginleşmektedir.
250 milyon TL.'nin altında hanehalkı gelirine sahip kişilerde, gelecek beş yıllık dönemde kişisel durumlarının gelişeceğini belirtenlerin oranı %30.7 iken, 1.5 milyar TL. ve üzeri hanehalkı gelirine sahip olanların %64.6'sı beş yıllık dönemde kişisel durumlarının gelişeceğini ifade etmişlerdir.
Bu oranlar Türk insanın mevcut ekonomik koşullar altında gelecekleri hakkında çok da iyimser olmadıklarını göstermekle birlikte, umut ve umutsuzluk arasında kaldığını çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.
Türkiye toplumunda bireyin kişisel gelişimini sağlıklı bir şekilde geliştirebilmesi için ekonomik ve sosyal dengeler arasında uçurumların kaldırılması, eğitim sisteminin rehabilite edilmesi ve sosyal dengesizliklerin acilen giderilmesi gerekmektedir. Böylelikle sağlıklı bir kişisel gelişim altyapısı ve ortamından bahsedebiliriz.
Kişisel gelişim konusunda en gelişmiş teknikleri NLP (neuro linguistic programming) sisteminin sunduğunu söyleyebiliriz.
Türkiye'de bu konu hakkında çalışan değerli uzmanların olduğunu da hemen ifade edelim. Tamer Dövücü, Turgay Biçer, Cengiz Eren ve Türkiye'de kişisel gelişim olgusunun gerçek temsilcilerinden Mümin Sekman gibi yazarların değerli katkıları olduğunu belirtmek istiyorum.
Temeli bilimsel verilere dayanan NLP, içeriksiz teknikler bütünü iken, Türkiye'de hemen hemen her türlü mutluluğun sihirli yolu gibi lanse edilmektedir. Kimi İslami çevreler kişisel gelişim düşüncesine İslami referanslar bularak(!) bir pazar bile oluşturdular.
Yayınevleri "mutluluğun ve başarının" formülünü ilaç gibi sunan bu fikirleri tartışma ve değerlendirme zahmetine bile girmediler. Türkiye geç kapitalistleşip serbest piyasaya eklemlendiği için sorgulama ve kritik etme mekanizmaları neredeyse unutulmuş durumda.
Kişisel gelişim meselesi bizce daha çok tartışılmaya ve değerlendirilmeye ihtiyaç duyulan bir konudur. Batıda üretilen her şeyi bütünüyle kabul etme hastalığını yenebilmeli ve kendi değerlerimizden oluşan paradigmalar ile ben'liğimizi yeni durumlara karşı hazır ve sağlam bir hale getirmeliyiz.
Faruk YAZAR
TÜRKİYE' DE PROVOKASYONUN ZEMİNİ
Bir ülke düşünün ki kolaylıkla istikrarsızlığa sürüklenebiliyor. Kimi hayaletler devreye girip kargaşa ve düzensizlik yaratabiliyor. Siyasal hayaleti, bizim kadar fazla kaç ülke var doğrusu merak konusu.
Derin devlet, kontrgerilla, iç ve dış mihraklar, düğme fetişistleri... Hayaletler gerçeğin bulandırılmasıyla ortaya çıkan birer mitten başka bir şey değil. Siyasal hayaletler toplumları korkutmak ve manipüle etmek için çok elverişli araçlar olmaktadır.
Hadiseleri tarihsel bir perspektifle ve çok yönlü olarak analiz etmediğimiz zaman bakış açımızla sınırlı bir okuma ile karşı karşıya kalacağızdır. Türk siyasal elitizmi, yapay sorunlar üretmekte ve bu sorunları kontrol edip buna yönelik doğru politikalar geliştirememekte oldukça mahir.
Kürt sorunu adı altında üretilmiş meselenin toplum katında gerçeğe tekabül eden bir dayanağı yok. Büyük bir mirasın sahibi olan bu toprağın gerçek sakinleri, aklıselimle hadiselere yaklaşıyor. Bu yüzden iç çatışma "paranoyası" kendini gerçekleştirmeye çalışan bir kehanetten başka bir şey değil.
Türk toplumunun sinir uçları siyasal hayaletleri kontrol eden mekanizmalar tarafından "büyük eşik"lerde sürekli olarak olumsuz bir şekilde uyarılmaktadır. Siyasal elitin basiretsizliği ya da bilinçli yaklaşımı nedeni ile toplumsal hadiseler daha hızlı bir şekilde oldubittiye getirilmektedir.
Türkiye, siyasal, kültürel ve tarihsel olarak ikili bir yapıyla yaşamak zorunda kaldı. Resmi tarih, resmi olmayan tarih... Sağ kültür, sol kültür. Cumhuriyetçiler, karşı devrimciler. Laikler, laik olmayanlar. Nazım Hikmet, Necip Fazıl. Demokratik, otoriter. Avrupa yanlıları, statükocu ulusalcılar vs.
Bu ikili yapı kurumsal ve süreklilik arz eden siyasetler üretmemizi mümkün kılmayan ana unsurlardan birisini teşkil etmektedir. Bu ikili yapı meseleleri kavramamızda da boşluklar oluşturmakta, aşk ve nefretin ötesinde mümkün alan bırakmamaktadır.
Bir şeyin ya tarafı ya da karşıtı olmakla sınırlı bir ufukla hangi probleme karşı nasıl stratejik bir çözüm üretebiliriz?
Siyasal yapının bu uçuk, patronajı yüksek ve parçalı yapısı Türk toplumunun önünü açmaktan uzak, hatta kazanılmış değerleri bile ters yüz edecek kadar sığ bir vasata sahip. Bunun en temel parametresi siyasi partilerin düşünsel ufuklarında bir toplum tasavvuru olmamasıdır.
Türkiye özgüvenini kaybetmeden sorunları ile hesaplaşarak geleceğini inşa etmeli. Hükümetin toplumsal savrulmalara karşı bir önerisi ve bir çözüm düşüncesi yok gibi gözükmektedir.
Özellikle dış politikada gösterilen çok yönlü atak, aynı beceri ve kıvraklıkla iç siyasette gösterilemiyor.
Bunun en önemli nedeni iç siyasetin aktörlerinin mevzi ve pragmatik düşünmelerinden kaynaklanmaktadır. Tabi ki konu iç siyaset olunca hükümette bu pragmatizmden nasibini almaktadır. Kürt sorunu bu bağlamda konjonktürel ve üretilmiş bir sorun olarak karşımızda durmaktadır.
AB sürecinde 3 Ekim en kritik aşamalardan birisini oluşturmaktadır. 3 Ekim bir anlamda AB'nin hangi perspektifte ilerleyeceğinin de bir göstergesi olacak. AB, Avrasya kapısını güvenli ve açık tutarak stratejik bir vizyonu sürdürecek ya da ilerleme ve açılmayı keserek söylemleri ile ters düşerek meşruiyetini sorgulanır hale getirecek.
Bu dinamik süreçte, Türkiye'nin hassasiyetini fırsat bilen terörist gruplar rahatlıkla uluslar arası oyunların taşeronları olmaktadırlar. Son günlerde Türkiye'nin çeşitli yerlerinde görülen hareketlilik, propaganda içeren taktik aksiyonlar şeklinde siyasal ve toplumsal ufkumuzu daraltmayı amaçlayan girişimler olarak dikkat çekmektedir.
Terörle Mücadele Kanunundaki değişikliklerin AB dolayısıyla değişikliğe uğraması ve Türkiye'nin demokrasi söyleminden taviz vermemeyi ısrarla belirtmesi açık bir pozisyon oluşturmuştur. Bu pozisyonu bir zemin olarak görme yerine terörizm için fırsat olarak görmek son tahlilde ne Kürt sorunu olarak isimlendirilen soruna ne de hayaletlere yaramayacaktır. Buradaki en önemli konulardan birisi de AB'nin Kürt meselesini çeşitli bağlamlarda inceltmesidir.
Bu inceltme faaliyeti Türkiye üzerindeki olumsuz düşünceleri de açık etmektedir. AB ülkelerinin Diyarbakır'a olan ilgisi, heyetlerin sürekli gelip gitmesi tüm bunlar inceltme faaliyeti olarak ortada durmaktadır.
Provokasyon, toplumumuzun Süleyman Seyfi Öğün'nün deyişi ile vasıfsızlıkta eşitlenip kitle olarak kalması nedeni ile vücut bulmakta hiç zorlanmamaktadır.
Hadiseleri aklıselimle değerlendirip doğru yaklaşımlar ortaya koymak daha zor ve sabır isteyen bir konudur. Tepkisellik düzleminde kalmayıp düşünce ve hukuk alanımızı geliştirmenin yoluna bakmalıyız.
Faruk YAZAR
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)