Medya aktörlerinin siyasetle olan ilişkileri, medyaya olan ‘güvensizliğin’ en önemli nedenlerinden birisi olmuştur. Türkiye’de medya ve siyasetin iç içe olması, hatta medyanın siyaseti belirlemede etkin rol oynaması toplumsal olayları çözümlerken dikkate alınmalıdır.
Medyanın kamuoyuna olan sorumluluklarını ne ölçüde yerine getirdiği, her zaman tartışma konusu olmuştur. Türkiye mevzubahis olduğunda, sorumluluk kavramından bahsetmek bir hayli güç. Siyaseti doğrudan yönlendirmeye soyunan, toplum mühendisliği yapan bir medya, Kamuoyunu aydınlatma vazifesinde tarafsızlık ilkesini nasıl gözetebilir?
Türkiye’de 2002 seçimleri ile yeni bir döneme girildi. Yeni dönemin konjonktürü, siyaseti bir merkez etrafında topladı. Merkezde odaklanan siyasetin muhalefet ekseni ‘naif’ ve başarısız bir performans gösterdi. Bunun sonucu olarak sol muhalefet yeni arayışlar içine girdi. Türkiye’deki solun karakterinde de ilginç değişimler yaşandı. Küreselleşme dalgasına karşı ulusal sol söylemi ortaya çıktı.
Ulusalcılık kavramsallaştırması ile yeni bir milliyetçilik tarzı türetildi. Bu yeni milliyetçilik söylemi topluma, Türkiye’nin 1919 şartlarında olduğu korkusunu yayıyordu. Bu korku siyasetinin önde gelen figürleri de medya ve emekli askerler arasından çıktı.
Tüm bu süreçleri ve gelişmeleri çok yönlü bir sosyolojik okumaya tabi tutabiliriz fakat burada medyanın tutumu üzerinden bazı toplumsal aktörlere daha yakından bakmaya çalışacağız
Ak Partinin ekonomi ve dış politikada gösterdiği başarılı performans Türkiye’deki siyasetin dokusunda çeşitli etkilere yol açtı. Bunlardan en önemlisi CHP’nin marjinalleşmesi ve AK Parti politikalarına alternatif bir politik dil ve söylem geliştirememesidir. Bunun sonucunda CHP’nin bıraktığı boşluğu doldurmak isteyen yeni oluşumlar gündeme geldi.
Sol muhalefetteki eksikliği gidermeyi düşünenlerden birisi de Gazeteci Tuncay Özkan oldu. Medya yöneticiliğinden miting alanlarına oradan da siyasete yönelen Tuncay Özkan, ‘medya ve ‘etik’ tartışmalarına yeni bir boyut katacağa benziyor. Kamuoyu bu ismi miting alanlarındaki ateşli konuşmaları ile daha fazla duymaya başladı.
Kanaltürk televizyonunda sürekli boy gösteren Tuncay Özkan, ulusalcılık söyleminin ilginç figürlerinden birisi haline geldi. Bir medya figürünün siyaset aktörlüğüne soyunup politika yapması arızi bir durumdur. Özellikle toplumsal kutuplaşmanın önemli bir aktörü haline gelmesi dikkat çekici bir olgudur.
Türkiye’de ulusalcı hareketin nasıl bir savrulmanın içinde olduğu Vatansever Kuvvetler Güç Birliği ve Ergenekon gibi oluşumların faaliyetleri ile açıklık kazanmaktadır. Tuncay Özkan bu resmin içinde ‘kritik’ bir yer işgal etmektedir. Büyük şehirlerde düzenlediği mitinglerle yaptığı konuşmalar, psikolojik harp yöntemlerini çağrıştırmaktadır. Özkan’ın konuşmaları propaganda ağırlıklı, sloganik, içeriksiz, bilinçaltına seslenen bir tonda, semboller üzerinden bir politika üretme çabası olarak değerlendirilebilir.
Tuncay Özkan’ın politik özne olma arayışı aslında bir ‘show’ dan öteye geçemeyecek bir macera olarak kendini gösteriyor.
Kitleleri etkilemek, kışkırtmak, yönlendirmek için meydanlarda topluma manipülatif bir show yapıyor. Gerçeğin yerine geçmeye çalışan bir simülakr olarak Türkiye’deki medya tartışmalarında her zaman dikkat çekecek bir figür olacaktır.
Tuncay Özkan, 17 milyon dolarının olduğunu ve bunu bir ideal uğruna kanaltürk’e yatırdığını söylüyor. Bu kadar parayı nereden ve nasıl bulduğu çok tartışılmıştı. Özkan’ın ideali yoksa toplumsal refleksleri negatif bir şekilde geliştirmek ve demokrasiye müdahale ortamının oluşturulmasını sağlamak olmasın?
Tuncay Özkan’ın, Cumhuriyet Halk partisi içinde siyasete soyunmak istediği ve olumsuz bir karşılık bulunca parti kurma arayışı içine girdiği bilinmektedir. Yöneticisi olduğu medya vasıtası ile hem siyaset yapıyor, hem de kitleleri sokaklara taşıyarak toplumsal kutuplaşmayı körüklüyor.
Özkan’ın siyasetin içinde yer almak istemesi normal görünebilir. Fakat bunu tehlikeli bir toplum mühendisliği ile yapmaya çalışması çok manidardır. Tuncay Özkan, bir anchorman tarzı ile siyaset yapmaya çalışıyor. Bunu yaparken de kitleleri nereye sürüklediğinin farkında değil. Salt propaganda ve eleştiri ile siyasette alan açmak mümkün değildir.
Bazı programlarda antiemperyalist tutum sergilerken, AB’den destek almayı ihmal etmemesi ilginç bir çelişkidir. Ulusalcılık çizgisinde birleşen karşıt görüşleri aynı minvalde sunuyor izleyicisine. Bir programında Apo’yu övücü sözler bile sarf etmişti.
Omurgasız, programsız ve fikirsiz bir muhalefet, ancak çelişkili, sorunlu bir yapı ortaya koyabilir. Burada bir yayın organının haber ve siyaseti neden ayırmadığı tartışılmalıdır. Kamuoyunu fütursuz bir şekilde yoğurmaya çalışmanın etik sorgulaması yapılmalıdır.
Türkiye son yıllarda önemli bir değişim rüzgarı yakaladı. Bu değişim rüzgarı içinde gerçekleştirilen başarılar, toplumun beklentilerini daha farklı bir düzeye taşıdı. Türkiye bazı hedeflere yavaş da olsa ulaşmaya başladı. Toplumsal değişimin en önemli unsurlarından medyanın bu değişime yeteri kadar katkı sağlayamadığı görülmektedir.
Medya, siyasetle arasına mesafe koymalıdır ve siyasetin alanını daraltacak eylemlerden kaçınmalıdır. Siyasi tıkanıklıkların yoğunlaştığı dönemlerde çatışma ve ayrışmaları körükleyici bir tutum içinde olmamalıdır. Medya, topluma karşı sorumluluklarını yerine getirmek için öncelikle bir özeleştiri ile işe koyulmalıdır.
Faruk YAZAR
Şubat 2008
Bu sitede stratejik iletişim ve stratejik düşünceye dair paylaşımlar yer almaktadır. Bilgi ve hikmetin ışığında…
medya eleştirileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
medya eleştirileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Mart 2008 Salı
20 Eylül 2007 Perşembe
KURTLAR VADİSİ NE DEMEK İSTİYOR?
Türkiye kapalı devre yönetim sistemi ile oldukça karmaşık ve dinamik bir yapıya sahip. Bu kapalı sistemde neler olup bittiği her zaman merak konusu olmuştur.
Siyasal sistemin kırılganlığı ve ekonomik istikrarsızlık, sistemin daha da kapanmasına neden olmuş ve içe kapanmacı politikaların zeminini oluşturmuştur. Hukukun askıya alındığı dönemlerde "güç" tek erk olarak kendini göstermiş, bununla birlikte gayri meşru pek çok yapılanma hayat bulmuştur.
Türkiye demokratikleşme ve insan hakları yolunda kayda değer ilerlemeler sağlıyor. Bu duruma hayli zor etapları geçerek gelindiğini unutmamak gerekli.
Türk kamuoyu devletinin nasıl yönetildiğini bilmiyor. Yönetim mekanizmaları şeffaf olmadığı için bilgilenmek mümkün olmuyor. Faili meçhul cinayetlerin perde arkası nedir? Terörle mücadele nasıl yürütüldü?
Dış politika da atılan önemli adımlar hangi parametreler sonunda atıldı? AB anayasasına neden ve nasıl imza atıldı? Kıbrıs'taki gelişmelerin seyri nereye gidiyor? Yolsuzlukla mücadelede ne tür tedbirler alındı?
Çakıcı, Kırcı, Peker güvenlik güçlerinden nasıl kaçtı? gibi pek çok konu kamuoyunu meşgul etmekte.
Türk toplumunu diğer toplumlardan ayıran bir husus da, halkın, Türkiye'nin stratejik ve uluslararası konumu nedeni ile uğraşması gereken onlarca meselesi olduğunu bilmesi ve bunu günlük hayatının neredeyse bir parçası haline getirmesidir. Böyle bir ortamda olaylar ve meseleler hakkında komplolar ve hikâyeler eksik olmuyor.
Nitekim son yıllarda mafya - devlet ilişkilerinin anlatıldığı diziler reyting rekorları kırıyor. "Kurtlar Vadisi" dizisi bu anlamda çok iyi bir prototip oluşturmakta. Film; Ortadoğu'dan Türkiye'ye, Kıbrıs'tan Amerika'ya, Türkiye'nin dış politika unsurları hakkında fikirler, faraziyeler sunuyor.
Sadece aksiyonun, senaryonun ve yönetmenin filmi başarılı kıldığını söylemek mümkün değil. Hatta denilebilir ki, dizinin önemli bir kısmı pembe dizi enstantaneleri ile dolu.
Bir düşünceye göre; dizide devletin halkına doğrudan söyleyemediği meseleleri film marifetiyle söylüyor. Hasılı, "Emret Bakanım" dizisi de bu kabilden...
Devlet, içinde olup bitenler hakkında kendisini millete karşı mesul hissediyor, bunun için halkın bir şekilde olan bitenleri bilmesini istiyor. Anlatma yolu olarak bu tarz filmleri uygun buluyor. Kamuoyunun bazı şeyleri bilmesi gerekli...
"Kurtlar Vadisi" dizisindeki kimi kahramanlar rol icabı ölmelerine rağmen bu halkta "gerçeklik duygusu"nu allak bullak edici şekilde sonuçlar doğuruyor. Ölen kahraman için mevlitler okunuyor, başsağlığı mesajları yayınlanıyor. Bu durum gerçeklik konusunda bir şaşkınlık oluşturduğundan "toplum mühendisleri"nin iştahını iyice artırmakta.
Filmi kitle iletişim araçlarının halkı nasıl bir travmaya ittiklerini anlamak yönünden ve devlet halk ilişkilerinin kodlarını çözmek açısından irdelemek mümkün.
Türkiye'de yaşanan olayların dizilerde anlatılanları bile geride bıraktığını, devletin en üst birimlerinde bulunan bir bakan tarafından itiraf edildiğini dikkate aldığımızda filmlere gösterilen teveccühü anlamak mümkün oluyor.
Özetle, Türkiye'de yönetim sisteminin ve bürokrasinin kilit noktalarında hakim güç değişken ve çok bilinmeyenli. Bu durum yönetilebilirlik açısından zafiyetlere yol açıyor.
"Derin devlet" teması hukukun geri planda kaldığını dikte ediyor. Güç kimde ise onun sözünün geçtiği bir ortam oluşmuş ve tüm ilişki biçimleri güce endekslenmiş durumda. Mafyanın bu şekilde yükselmesi de, iktidarın "güç"le sağlanabileceğine olan inançtan kaynaklanıyor.
Nitekim bir mafya mensubu, hükümet devirdiğini bile söylemişti. Bir bakıyorsunuz adam öldürmenin yanı sıra, pek çok suç işlemiş insanlar, "ilginç" bir şekilde yurt dışına kaçabiliyor.
Devletin halkın güvenini tekrar kazanabilmesi için hukuku hakim kılması zorunlu olmaktadır. Aksi takdirde güvensiz ve başıboş bir savrulmayla halk yüz yüze kalabilir.
Not: Yukarıda anlatılanlar tamamen hayal mahsulüdür!
Faruk YAZAR
KAMERA İZLEYİCİYE ÇEVRİLMİŞ BİR SİLAHTIR
Son zamanlarda yapılan televizyon programları bir hayli düşündürücü bir profil çiziyor. Medyanın tek kaygısının reyting olduğu bir ortamda her türlü çılgınlığı beklemek doğal bir durum haline geliyor.
Toplumsal sorumluluk fikrinden yoksun bir medya, izlenme uğruna toplumsal yaşamın bütünlüğünü bozucu programları bile gözü kapalı yayınlıyor. Tartışma programlarında insanlar tokuşturuluyor, haberler magazin merkezli kurgulanıyor ve sürekli şöhret yetiştiriliyor.
Türkiye, mesleksiz ve eğitimsiz genç nüfusuyla büyük bir dinamizmi içinde barındırıyor. Bu dinamik nüfusa yönelik sağlam politikalar üretilmediği ve bir gelecek vizyonu çizilmediği için, medyanın "şöhret ve afazi" hastalığına tutulmakta insanlar gecikmiyor.
İnsanlarımız yanlış bir rüyayı görmeye zorlanıyorlar. Yarışma programı adı altında insanlara ulaşamayacakları havuçlar gösteriliyor. Asıl önemli konuda bazı programların çılgınlık düzeyinde bir etkiye ulaşması.
Mesela "Gelinim Olur musun?" programı, kendi içinde ürettiği kahraman(!) karakterleri ile toplumu meşgul ediyor. "Halk istiyor n'apalım!" savunmalarının bir dayanağı yok. Kitle iletişim araçları, doğası gereği etkileme ve manipülasyon imkanına sahip. Bu imkanlar maalesef zaman zaman bazı iyi niyetli olmayan amaçlara da hizmet etmektedir.
Medya, eleştirel düşüncenin gelişmediği toplumlarda siyasal ve sosyal baskı unsuru olarak kullanılabilmektedir. Türkiye'de medyanın birinci güç olduğunu varsayarsak, komplo teorilerinden bir teori beğenmemiz gerekecek.
Medya, kendi güzergahında kaldığı ve sosyal sorumluluk refleksi ile hareket ettiği müddetçe demokratik yaşamın önemli bir parçasıdır. Bu gücün toplum menfaatlerini gözetmesi için hem sivil kurumların bilinçli yaklaşımlarına hem de bazı yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesine ihtiyaç vardır.
Martin Haydeger , "kamera izleyiciye çevrilmiş bir silahtır" diyor. Bu silah Türk toplumunun en önemli kurumlarından olan aileye çevrildiği zaman ortaya çok farklı sonuçlar çıkıyor.
"Gelinim Olur musun?" programı da toplumun çekirdeğini karıştırıp, onun kimyasına bakmaya çalışan bir program. Programın amacının insanları mutlu etmek, evlendirmek olduğu iddia ediliyor. Birbirlerini hiç tanımayan insanları bir eve kapayıp evlenmeleri bekleniyor.
Hayatın doğal seyrine medya marifetiyle müdahalede bulunuluyor. İlişkilerin kamera önünde yapaylık ve kurmacaya esir edilmesi ile patolojik durumlar üretiliyor.
Medya bu patoloji üremesinden hayli keyifli görünüyor. Programda insanlar birbirlerini tehdit edip, olmadık şeyler yapmaya başlıyorlar. Özel hayata bu şekilde bir manipülasyon yapmak "gerçeklik"duygusunun da köreltilmesine neden olmaktadır. Program yarışma konseptinden çıkıp bir mücadele alanı haline geliyor ve sahnedeki kahramanlar bir şekilde olumsuz rol modeller olarak karşımıza çıkıyor.
Kuşkusuz "kaynana" fenomeni aile kurumunun kurucu unsurları arasındadır. Bu fenomen üzerinden tasarlanmış program izleyiciyi ekrana bağlamak için ataerkil bir kaynana kahramanı icat ediyor.
Bu kaynana üzerinden aile içi didişmeler, kameranın önünde cereyan ederek toplumun bir kesimini ekrana kilitliyor. Programda altınlara kavuşmak için insanlar birbirilerine rol yapıp çeşitli oyunlar oynuyor.
Yapay kavgalarla ortam geriliyor ve yapmacık sevgi gösterileri sunuluyor. Özel hayatın kimyasına bu şekilde bir mercek tutmak, toplumsal ilişkileri dejenere etmekten başka bir anlama sahip değil. Semra Hanım figürü, medyanın tasarladığı kahramana tam olarak uyduğundan bu kahramanın(!) egale edilmesi pek istenmiyor.
Popüler kültür yeni yaşam tarzları ve algılamalar üretirken "değer" olgusunu da bir hayli yıpratıyor. Derinlik fikrinden ve estetik zevkten yoksun popüler kültür, insan ilişkilerini yüzeyselleştirip çocuksulaştırmakta ve anlam kırılmalarına yol açmaktadır. Yurt dışından ithal edilmiş televizyon yarışma programları da böyle bir konuma tekabül ediyor.
Faruk YAZAR
TOPLUMU YOK ETME ARACI OLARAK MAGAZİN
Magazin pek çok vesileyle sürekli tartışma konusu olan güzel yüzlü derin bir hastalıktır. Medya mensupları magazinin ürettiği canavarlar üzerinden konuşurken sonuçta tavuk-yumurta ikileminde tıkanmaktalar.
İşin özü medyanın birincil beslenme kaynağının şiddet, kadın bedeni ve bunların bir karışımı olarak magazin olmasıdır. Kadın bedeninin medya açısından sonsuz bir önemi var.
Özellikle Türkiye gibi kapalı toplumlarda her zaman ilgi odağı olacak yegane konu kadın bedeni olmaktadır. Kadın bedeni sadece medyanın iştahını kabartmamakta, aynı zamanda siyasette kadın üzerinden ideolojik çatışmalarını gerçekleştirmektedir.
Siyasetin ve medyanın buluştuğu iktidar kavramı da kadın üzerindeki siyasetleri ve reytingi açıklamaktadır. Bu iktidar, Türkiye'de özellikle yaşama biçimlerine ve hayatlara geçirilmiş bir dizgin olarak kendini göstermektedir.
Medya, magazin aracılığı ile çocuksu, gerçeksiz, vulgar bir yaşama formu üretmektedir. Ekranlardan yansıyan simülasyonlar, insanın nereden gelip nereye gittiğini sorgulayamayacak bir düzenek üretmektedir.
Magazin medyasının seviyesizliği nihayet son zamanlarda dibe vurdu. Dinî konuların bile magazin malzemesi olarak ele alınması ekrandaki aktörlerin insan, varlık ve hayat hakkında hiçbir meselesi olmadığını göstermektedir.
Popüler kültürün bir biçimi olan magazin, esasında gazetecilik mesleğinin utanılan bir dalıdır. Bu alanda haber üreten insanların toplumsal hiçbir kaygılarının olmadığı bir gerçektir.Televole, televizyon aygıtının Türkiye'de ürettiği en dehşetengiz silahlardan birisidir. Bazı düşünürler kamerayı insana çevrilmiş bir silah olarak görmektedir. Bu silahı kullananlar muhakkak bir denetimden geçmelidir.
İkon haline gelmiş türkücüler, mankenler, her akşam bir kanalda boy gösteren tek özelliği şirinlik olan din âlimleri, topluma çevrilmiş ciddi birer silahtır.
Kitle iletişim teorilerinde klasik yaklaşımda magazin toplumun deşarj olmasını sağlayan bir ihtiyaç olarak görülmektedir. Şüphesiz magazin basını da böyle bir yaklaşımla kendini savunuyor. Onlara göre toplum sürekli karnı aç bir kazandır. Magazin kendini bu sonsuz iştahı beslemekle görevli hissetmektedir.
Televizyon haberleri artık magazinel bir hikâye olarak kurgulanıyor. Dram haberleri kurgulanıp güzel bir fonla servis ediliyor. İnsanın televizyon denilen sihirli kutu karşısında izleyici olarak kalması, onu eşya ve hadiselere karşı edilgen kılmakta ve hayata müdahale mekanizmalarını sabote etmektedir.
İzleyici olmanın, insanı duyarsızlığa ve simülasyonlara mahkum eden bir yapısı var. Bu gerçek dışılık içinde insanlar, yalnız, mutsuz ve profan bir hayatla karşı karşıya kalmaktadır.
Magazin bu gerçek dışılığın en ilginç boyutunu sergilemektedir. Üzerinde çok laf edilen fakat tartışmaların bir yere varamadığı güzel yüzlü derin bir hastalıktır magazin. Toplumsal değerleri yok etmenin en işlevsel aracıdır aynı zamanda. Bir magazin fenomeni oğlunun ölümüne şehit yakıştırması bile yapmıştı. Bu hastalığın insan benliğinin kirli yüzü ile bir akrabalığı da söz konusu.
Türkiye'de magazinin kendi mağarasına çekilmesi için, yüksek ve nitelikli kültürün hakim olması gerekmektedir. Bunun önünü açabilmek de hafızamızdan bir türlü silinemeyen görkemli geçmişimizle yaratıcı bir temas kurmamız ve geleceğe dair fikirlerimizin ve rüyalarımızın olması ile ilgilidir. Bu simülasyonu çözmenin zamanı gelmiştir.
Faruk YAZAR
2005
MEDYA GERÇEKTEN NE KADAR GÜÇLÜ?
21. yüzyıl bilgi çağı olarak niteleniyor. Kimileri buna iletişim çağı demek istiyor. Teknoloji ve iletişimdeki büyük gelişmelerle dünyamız bilgi ve iletişim tabanlı bir ağ ile sarmalandı.
Savaşları canlı yayında izleyebiliyor ve dünyanın kötülüklerine hep birlikte seyirci olabiliyorduk. Bu bizim gerçeklik konusundaki duyarlılığımızı zayıflattı. Küreselleşme en çok medya alanında belirginleşti. Medya çok konuşulan ve tartışmaların odağında olan bir iletişim kompleksi olarak sürekli gündemde kaldı.
21. yüzyıl karmaşık yapıların oluşturduğu ilginç hegemonik yapılar oluşturdu. Bu hegemonik yapılar, postmodern, küresel ve iş bitirici yönüyle dikkat çekti. Medya, güç merkezli küresel aktörlerin en önemli aracı haline geldi.
"Medya, toplumun yapısını, kurulu düzenini ve bireyler arasında cereyan eden toplumsal ilişkileri yeniden yaratma, yeniden şekillendirme, yeniden üretme ve yorumlama gücüne ve yeteneğine sahiptir.
Semboller, işaretler, sayılar, sözcükler ve resimlerden ya da bunların bileşkesinden oluşan iletiler yalnızca mesaj taşımazlar. Aynı zamanda insanların dünyasını yeniden şekillendirip yorumlar, ona yeni boyutlar kazandırır."[1]
Küreselleşmenin oluşturduğu zeminde iki tür gerçeklik türedi. Birincisi algılanan, ikincisi ise olmakta olan. Gerçeklikler arasında bağlantıların kopması en çok, dünya ölçeğinde daha fazla kaynağa sahip olmak isteyen devletlerin işine yaradı.
Algılanan gerçeklikte, kitle iletişim araçlarının büyük payı olmaktadır. Semboller ve imajlarla çevrelenmiş ve gitgide büyük bir kurguya doğru ilerleyen manipülatif bir gerçeklik tasarımı ile karşı karşıya kalıyoruz.
Bu tasarım, gerçekliği şüphe götürür terör örgütleri (El-Kaide vs.), medeniyetler savaşı ve toplumsal talepleri (eşcinselliğin meşrulaştırılması vs.) ön kabul olarak konumlandırmaktadır. "modern medyalar, kontrol ve kolonizasyon araçları olmaktadır."[2] Medyanın gücü ve işlevi bu noktadan sonra daha da tartışmalı bir hale gelmektedir.
Olmakta olan gerçeklik algı sınırlarının dışında bırakılmış ve tek düzlemli, tek gerçekli bir dünya oluşturulmaya çalışılmıştır. Anlamaya çalıştığımız dünyanın gerçeklik kodları gittikçe karışık bir hal alıyor.
Dil, metaforlar ve semboller aracılığı ile resmini çizmeye çalıştığımız gerçeklik, kavranamaz ve yorumlanamaz bir eşiğe ilerliyor. Kitle kültürü, insanların yorum, analiz, düşünme yeteneklerini kısırlaştırmakta, tutum ve davranışlarını da homojenleştirmektedir.
Birçok araştırmacıya göre medya, nesnel gerçekliği çarpıtıp, tahrif etmektedir. Toplumdaki güç odakları pek çok konuda olduğu gibi medya konusunda da bu anlamda etkindir. Türkiye'de de medya tartışmalı bir yer işgal etmektedir.
Türkiye'deki güç ve iktidar dağılımında medya ana eksen üzerinde durmaktadır. Bu eksende tek başına olduğunu söylemek oldukça zor. Devlet destekli sermaye, askeri erk ve derin siyasi figürler bu ana ekseni kuşatan mekanizmalar olmaktadır.
Türkiye'de medyanın gücü bu mekanizmalarla birlikte düşünüldüğünde daha gerçekçi bir düzlem ortaya çıkmaktadır. Gerçeklik ve değer üretimini medya bu sayılan olgularla gerçekleştirmektedir.
Algılanan gerçeklik, Türkiye'de daha yüzeysel görünümler sergilemektedir. Bu durum siyasal ve sosyal amaçlar için bilinçli olarak kullanılmaktadır. (28 Şubat Postmodern Darbesi)
İbrahim Tatlıses, Semra Hanım figürleri, gözetleme evleri, Anchormen'lerin manipülasyonu, müzik kanalı adı altında kalitesiz, renksiz ve zevksiz melodiler...
Tüm bunlarla medya, üretilen ve hızla tüketilen değerler oluşturmakta ve bunları günlük hayatın içine yerleştirmeye çalışmaktadır. Primitif figürler, varsayılan bir dünya oluşturmakta ve bu dünyanın dilini egemen hale getirmeye çalışmaktadır.
Medya, etki alanı ve kitle üzerindeki hakimiyeti nedeni ile tartışmalı durumundan kolay bir şekilde çıkacak gibi gözükmemektedir. Sosyal sorumluluk sahibi, içinde bulunduğu yerel ve evrensel değerler sistemine bağlı, ilkeli ve prensiplere göre hareket eden medya, geliştikçe tartışmalı medya hayat bulmakta zorlanacaktır.
Türkiye'deki medyanın, siyasetle iç içe geçmiş, eklemlenmiş karmaşık yapısı ile toplum nezdinde güvenilirliği (özellikle bilinçaltı düzeyinde) oldukça zayıftır. Buna rağmen ilkesiz ve etik dışı yayıncılık gün geçtikçe artmaktadır.
Medyayı; siyaset, uluslararası ilişkiler, merkez güçlerin iktidarı ve kayıt dışı ekonominin gücü ile birlikte düşünmek gerekmektedir.
Sonuç olarak, modern medyaların kişilerin toplumların yapısını, kültürlerini, tutum ve davranışlarını güçlü bir şekilde etkileme yeteneğinin olduğunu ve bu yeteneğin kötü amaçlar için çoğunlukla kullanıldığını belirtmeliyiz.
Medya kendi başına ne suçlu ne de masum olabilir. Medyanın araçsallığı onu büsbütün masum bir konumda da tutmamaktadır. Buradaki önemli husus, toplumların medyalara karşı duyarlı ve bilinçli olmasıdır.
Bunun içinde şeffaf ve ilkelerle hareket eden bir toplumsal yapı gerekmektedir. Türkiye açısından bakacak olursak, medya, kamuoyunun serbestçe oluşmasına katkı yapacak bir yapı olmaktan çok, buyurgan devlet ideolojisinin en önemli taşıyıcısı olmaktadır.
Medya, mevcut konumunu terkederek, özgürleşme ve ilkesel hareket etme misyonu ile itibarlı bir yeri hedeflemelidir. Aksi takdirde, toplumsal güven bunalımının en önemli aktörü olacaktır.
Faruk YAZAR
2005
--------------------
[1] http://ilef.ankara.edu.tr, Doç. Dr. Ali Arslan[2] http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2004/haziran/09/ykaplan.html, Yusuf Kaplan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)