Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın anayasa değişikliği talebi bir süredir raflarda bekletilen sivil anayasa çalışmalarını tekrar gündeme getirdi. Fakat Haşim Kılıç’ın önemle vurguladığı Anayasa reformu, gerek siyasilerden ve gerekse sivil toplum kuruluşlarından gereken ilgiyi görmedi. Türkiye, kapatma krizi ile büyük bir siyasi belirsizliğin içine sürüklendi. Sonuçları çok boyutlu olacak bir kriz, optimum bir yol bulunmaya çalışılarak bertaraf edilmiş oldu.
Anayasa Mahkemesi’nin AK Parti’yi kapatmama kararı alması ülkeyi rahatlattı. Fakat yaşanan bu süreç bu tür krizlerin tekrarlanmaması için köklü bir anayasal reforma ihtiyaç duyulduğunu açıkça gösterdi. Bu sebeple, 14 Mart ile başlayan sürecin bu açıdan iyi analiz edilmesi, Türkiye’nin geleceği açısından son derece önemlidir. Aksi takdirde siyasal sistemimizin, demokrasimizin benzer krizleri tekrar yaşaması kaçınılmaz olacaktır.
Mahkemenin AK Parti’yi ‘laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak’la nitelendirmesi, üzerinde dikkatle durulması gereken konulardan birisidir. Şüphesiz, Mahkeme üyelerinin bu tespiti yeni süreçte Hükümetin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi her an kendisini hissettirecektir. On üyenin AK Parti’nin odak olduğuna dair tespiti krizin aslında bitmediğin bir işareti olarak değerlendirilmeli ve bir rehavete kapılmamalıdır. Anayasa Mahkemesi Başkanının altını önemle çizerek yaptığı bu uyarı da durumun en önemli işaretidir. Seçimler öncesi vaad edilen sivil anayasa konusunda, bu kritik dönemeçte yeni bir konjonktür oluşmuştur. Bu konjonktürü en az hükümet kadar, kanaat önderleri ve sivil toplum kuruluşları da iyi değerlendirmelidir.
Sivil anayasa için hükümetin gerekli girişimlere yeniden başlamaması ve harekete geçmemesi gerekli dersin çıkartılmadığı izlenimini vermektedir. Son zamanlarda geniş kapsamlı bir anayasa değişikliği paketi dillendirilmektedir. Bugüne kadar birçok kez değiştirilen ve özellikle AB uyum yasaları çerçevesinde neredeyse üçte ikisine yakını değiştirilen 1982 Anayasası, bundan sonra da ne kadar değiştirilirse değiştirilirsin karakteri ve ruhu dolayısıyla Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. Yapılacak Anayasa değişiklikleri ile yetinilirse Türkiye’nin demokratikleşme süreci hız kazanmak yerine yavaşlama yoluna girecektir.
Sivil anayasanın yeteri kadar konuşulmaması demokrasimiz adına düşündürücüdür. Müesses nizamın baskıları karşısında Türk toplumu ölüm gösterilerek sıtmaya razı edilmeye çalışılmaktadır.
TÜRKİYE’NİN NORMALLEŞMESİ SİVİL BİR ANAYASA İLE OLABİLİR
Türkiye’de şimdiye kadar yapılan anayasalar hep olağanüstü dönemlerin koşullarında ve bürokratik elitler tarafından hazırlanmıştır. Bu durum devlet ve halk arasında kopukluklar oluşturmuş ve toplumu tepeden yönetme anlayışının sonucu olarak toplumun talepleri gözardı edilmiştir.
Türkiye’nin normalleşmesi ve siyasal sistemin daha demokratik bir düzene kavuşması için demokratik açılımlara ihtiyaç var. Bunun yolu da sivil özgürlükçü bir anayasa yapmaktan geçmektedir. Yeni Anayasa, daha fazla katılımcı, temel hak ve özgürlükleri tam olarak güvence altına alan, anayasa kavramlarının somut ve kesinlik taşıdığı, hukuki boyutu ön planda olan bir toplumsal sözleşme olmalıdır.
Sivil anayasa taslağı Türkiye’nin önünde yeni bir ufuk açmıştı. Bu taslakla, Türkiye tarihinde ilk defa toplum olarak sivil bir anayasa yapma fırsatını buldu. Fakat kısır siyasi tartışmalar nedeniyle sivil Anayasa çalışmaları raflara kaldırıldı. Kapatma davası ile son yaşadığımız siyasi kriz, anayasa reformunu gerçekleştirmek için tarihi bir fırsattır. Türkiye ekonomik, siyasal, sosyal kalkınmasını ancak özgürlükçü ve insanı öncelikli tutan bir anayasa ile gerçekleştirebilir.
Türkiye, yeni bir anayasa yapamadığı için büyük krizlerle karşı karşıya kaldı. Muhalefet bu süreçte engelleyici bir tutum içinde oldu. Konuya, muhalefet partilerinin yaklaşım biçimi dikkate değer bir diğer önemli konudur. Siyasetin görevi, toplumsal ihtiyaçları doğru politikalarla karşılamaktır. Bu görevin yerine getirilip getirilmediği çok yönlü olarak sorgulanmalıdır.
Yeni bir anayasa yapımı sürecinde sivil toplum da gereken inisiyatifi gösteremedi. Bazı iyi niyetli çabalar dışında etkili bir çalışma ortaya konulamadı. Halbuki sivil toplum kuruluşları yeni bir anayasanın en önemli savunucusu ve etkin aktörü olmalıdırlar.
Sivil toplum, Anayasa mahkemesinin kapatma davasının sonucunda aldığı kararı iyi okuyarak hükümeti yeni bir anayasa yapmak için harekete geçirmelidir. Sivil toplum kuruluşları yeni anayasa için ortak çalışmalar yaparak geniş bir platform oluşturmalı ve tüm toplum kesimlerinin katılımını sağlayarak toplumsal mutabakatı oluşturmaya çalışmalıdır.
Yeni anayasa ile ilgili çalışmaların tekrar ivme kazanması ve gündemdeki yerini yeniden alması gerekmektedir. Zamanında atılmayan adımların bedelini Türkiye, her an yeni bir kriz yaşama tehlikesi ile ödeyecektir.
Türkiye’de toplumsal hayatın huzur ve barış içinde olması için reformların kararlı bir şekilde yapılması artık kaçınılmaz bir ihtiyaç olmuştur. Bu reformların başında sivil anayasa gelmektedir. Sivil inisiyatife bu süreçte önemli sorumluluklar düşmektedir. Yeni anayasa çalışmaları sadece siyasilere bırakılamayacak kadar önemli bir konudur. Türkiye artık kaçan fırsatların peşinde koşan ve enerjisini boşa harcayan bir ülke olmamalıdır.
Faruk YAZAR
Bu sitede stratejik iletişim ve stratejik düşünceye dair paylaşımlar yer almaktadır. Bilgi ve hikmetin ışığında…
30 Ekim 2008 Perşembe
16 Haziran 2008 Pazartesi
BİR DÜNYA HAYALİ KURMAK
Kokusu rengi ve görünüşü ile pırıltılı bir dünya tasavvur ediyorum. Biliyorum ki hayal etmek insanı diri tutar. Bir anlatı olarak kuru bir üsluba sıkışmış, doya doya çağlayamamış bir hayat hangi suyun sakası olabilir. Özgür ve dingin bir “ben”le, kaldığım yerden yeniden başlamak isterdim. Yeniden ufka bakıp yürümek gücünü hep bulabilmek ve asla geride kalmadan yürümek isterdim. Benim dünyamda baygın ve zarif güzellikler olmalı…Güzellikler dedimse bu dünyanın içinde hep güzellik saklamak isterdim. Kadını güzel, şehri güzel, söyleyişi ve bu dünyada bulunuş biçimi ve nedeni güzel bir estet anlayışı…benim dünyamda narin kuşlar ve yapraklarından aşk akan güller ve karanfiller olmalı.
Zihnimizdeki o berrak hayalin menbaı cennet olsa gerek. Orada şerre ve çirkinliğe yer yok. Pek sevilmek, pek sevmekle, o da pak olmakla ilgili olsa gerek. Pak pir-u pak…Pırıl Pırıl…Pırıl Pırıl olan şeyin insanın içini titreten bir tadı vardır. O tad insana varoluşun ne denli yakın olduğunu gösterir…
Pir-u pak tadı birde aşk duygusunu kırgın ve mahsun ikileminde bulmak mümkün. Seversin ama sevgin mahçup bir hayaldir. Sevgi, gerçeklik boyutunda ise insana o tadı daha iyi duyumsatabilir. İnsan sevince kimi şeylerin değerini farklı bilir. Bilmenin kanaatimce çok boyutu var… Yaşamakta bir bilme halidir. Bir yerden okuyup öğrenmekte…Ben aşkı şiirlerde ve şehirlerde değil, ruhuma saplanan bir edada buldum.
Yaşamın dokusunu hayat bilgeliği ve yaşam sanatı ile doldurmalı…
Bu dünya bir eyleşme ve bir sınav yeri olarak gösteriliyor. Birde teyakkuz içinde kalmamız gerekiyor.Umut ve korku arasındayız. Yani bu arasatta kalmışlık duygusu aslında ruhlarımız için hiçde yabancı değil. Oysa içimizdeki sonsuzluk duygusu sonsuz güzellikler ve sonsuz sevgiler arıyor. Ölünce sonsuz ölüyor.Yaşayınca pek kısa yaşıyoruz. Uzun bir rüya göremiyoruz bu yüzden. Yarım kalmaya mahkum gibi bütün özlemler. Özlemek aslında bitmeyen bir şeyi murad etmek demek.Oysa insanın elinde olan pek çok şey bitiyor…Geriye bir bilinç ve duygu kalıyor…
Toprağın nisan yağmurları ile sonsuz bir valse kalktığı bir anda müthiş bir özlemle sarılmak isterdim aşka…ıslanmak, ıslanmak ve doyasıya toprağın,çiğdemlerin,iğdelerin, kır çiçeklerinin ve sevgilinin dudaklarında kalmak isterdim.
Yarın korkusu bu günü hep gölgelemiştir. Bu yarınları bir yarın, korku öznesi olmaktan çıkartmalı. Korku damla damla biriken bir şey…Bunu biriktirmeyi hiç istemedim.
Korkusuz, tasasız esenlik dolu mavi bir tebessümde kalmak isterdim. Bu tebessüm sevginin ve cesaretin ve asaletin yüzünde manalı bir hayat olarak kalsa isterdim.
Faruk YAZAR
2006
Zihnimizdeki o berrak hayalin menbaı cennet olsa gerek. Orada şerre ve çirkinliğe yer yok. Pek sevilmek, pek sevmekle, o da pak olmakla ilgili olsa gerek. Pak pir-u pak…Pırıl Pırıl…Pırıl Pırıl olan şeyin insanın içini titreten bir tadı vardır. O tad insana varoluşun ne denli yakın olduğunu gösterir…
Pir-u pak tadı birde aşk duygusunu kırgın ve mahsun ikileminde bulmak mümkün. Seversin ama sevgin mahçup bir hayaldir. Sevgi, gerçeklik boyutunda ise insana o tadı daha iyi duyumsatabilir. İnsan sevince kimi şeylerin değerini farklı bilir. Bilmenin kanaatimce çok boyutu var… Yaşamakta bir bilme halidir. Bir yerden okuyup öğrenmekte…Ben aşkı şiirlerde ve şehirlerde değil, ruhuma saplanan bir edada buldum.
Yaşamın dokusunu hayat bilgeliği ve yaşam sanatı ile doldurmalı…
Bu dünya bir eyleşme ve bir sınav yeri olarak gösteriliyor. Birde teyakkuz içinde kalmamız gerekiyor.Umut ve korku arasındayız. Yani bu arasatta kalmışlık duygusu aslında ruhlarımız için hiçde yabancı değil. Oysa içimizdeki sonsuzluk duygusu sonsuz güzellikler ve sonsuz sevgiler arıyor. Ölünce sonsuz ölüyor.Yaşayınca pek kısa yaşıyoruz. Uzun bir rüya göremiyoruz bu yüzden. Yarım kalmaya mahkum gibi bütün özlemler. Özlemek aslında bitmeyen bir şeyi murad etmek demek.Oysa insanın elinde olan pek çok şey bitiyor…Geriye bir bilinç ve duygu kalıyor…
Toprağın nisan yağmurları ile sonsuz bir valse kalktığı bir anda müthiş bir özlemle sarılmak isterdim aşka…ıslanmak, ıslanmak ve doyasıya toprağın,çiğdemlerin,iğdelerin, kır çiçeklerinin ve sevgilinin dudaklarında kalmak isterdim.
Yarın korkusu bu günü hep gölgelemiştir. Bu yarınları bir yarın, korku öznesi olmaktan çıkartmalı. Korku damla damla biriken bir şey…Bunu biriktirmeyi hiç istemedim.
Korkusuz, tasasız esenlik dolu mavi bir tebessümde kalmak isterdim. Bu tebessüm sevginin ve cesaretin ve asaletin yüzünde manalı bir hayat olarak kalsa isterdim.
Faruk YAZAR
2006
12 Haziran 2008 Perşembe
İstanbul’da nihavent bir akşam...
Sadri Alışık’ın Ah Güzel İstanbul filminin içine düşmüş gibi derin bir rüyanın ortasında buldum kendimi… İstanbul kendini en çok ışıltılı caddeleri ve evlerinin silüetinde geceleyin gösteriyor. Bir rüya şehir ama dokunulamayan yaşanılamayan… Her meftun kendine açılacak bir hayali bekliyor burada…
Haliç’in çiçeklerle bezenmiş köşesinden, nedim'in şarkılarının duyulduğu sadabad güzergahından eski istanbul’a doğru yürüyorum... Akşam oldu mu İstanbul insanın üstüne ağıyor....Fener vapuruna atlayıp insan bu güzelliğin içinde kaybolmak istiyor …Bir nihavent şarkı gibi İstabul'da vapurlar ve boğaz…
Bense eleğimsağmaları düşünerek, yol imgesinin içinde bir gergef dokuyorum. Sahilde tek başıma yürürken yalnızlığımı ve yokluğu duyumsatmayan varlık hasreti ile sessizce yürüyorum….
Sanki eski istanbul’un içine girmeme ramak kalmış gibi zarif ve güzel insanların yaşadığı evleri, sokakları arıyorum. Bilmediğim ne çok şey var diyerek hayretimi büyütüyorum. İstanbul’u ve aşkı düşünmek, derin bir estetik mutluluk veriyor. Bizim mutluluklarımız rüyaların üstüne yazılmış kelimelerden oluşmuş…
O kadar çok erteledik ki hayatı… dokunamadığımız rüyalar şarkılardan çıkıp kalbimize bir mumun titrekliği ile düşüyor: “gerçeklerden biraz kaçıp hayale daldık hayalde de mutluluğu bulamadık ki....”
Akşamleyin eve girerken birden kapıdan koşarak minik bir çocuk çıktı. Neşe içinde bana doğru koştu.. Bir an baba diyecekmiş gibi geldi.... Küçük bir çocuğun mutluluğun resmine ait bir figür olduğunu bilmezdim. Bilmezdim niçin çırpınarak koşar bir çocuk. Bilmezdim mekanlar ve insanlar sevgi ile varolurmuş….
Vapurlar usulca kıyıya yanaşırken Nazım’ın nasıl bir hasretle vapuru okşadığını düşündüm bir an. Sevgi ne kristal bir duygu ki insana estetik bir hususiyet katıyor…Balat ve Eminönü’nü boydan boya çevreleyen sahil… Balat’tan geçerken pencereden Asiye’nin bakacağını umarak kafamı bu şiirsel sokaklara çeviriyorum.
Bazen içimdeki romantik coşkuyu durdurmak için başımı öne eğip kaldırımlarda kayboluyorum… Yalnızlığın farkında olup da evrenle yine de uyumlu olmaya çalışmak...
Gece üstümüze eğilirken içimize dolan bir yokluk duygusu uykularımızı sessizce kaçırıyor. Bir varoluş tefekkürüne boğuyor, günlerin karanlıkta hatıra olarak kalması… Işıltılı caddelere atıyorum kendimi. Bir yer vardır belki kendini hiç duyumsatmayan, metafizik acıların olmadığı…Hiç kaybolamıyorum. Nereye gitsem her şeyin ortasında oluyorum. Bir damla mutluluk, bir varlık neşesi, bir tutam sevgi donatırdı yarım kalan şehrayinimizi…
Faruk YAZAR
26.09.2007, İstanbul
Haliç’in çiçeklerle bezenmiş köşesinden, nedim'in şarkılarının duyulduğu sadabad güzergahından eski istanbul’a doğru yürüyorum... Akşam oldu mu İstanbul insanın üstüne ağıyor....Fener vapuruna atlayıp insan bu güzelliğin içinde kaybolmak istiyor …Bir nihavent şarkı gibi İstabul'da vapurlar ve boğaz…
Bense eleğimsağmaları düşünerek, yol imgesinin içinde bir gergef dokuyorum. Sahilde tek başıma yürürken yalnızlığımı ve yokluğu duyumsatmayan varlık hasreti ile sessizce yürüyorum….
Sanki eski istanbul’un içine girmeme ramak kalmış gibi zarif ve güzel insanların yaşadığı evleri, sokakları arıyorum. Bilmediğim ne çok şey var diyerek hayretimi büyütüyorum. İstanbul’u ve aşkı düşünmek, derin bir estetik mutluluk veriyor. Bizim mutluluklarımız rüyaların üstüne yazılmış kelimelerden oluşmuş…
O kadar çok erteledik ki hayatı… dokunamadığımız rüyalar şarkılardan çıkıp kalbimize bir mumun titrekliği ile düşüyor: “gerçeklerden biraz kaçıp hayale daldık hayalde de mutluluğu bulamadık ki....”
Akşamleyin eve girerken birden kapıdan koşarak minik bir çocuk çıktı. Neşe içinde bana doğru koştu.. Bir an baba diyecekmiş gibi geldi.... Küçük bir çocuğun mutluluğun resmine ait bir figür olduğunu bilmezdim. Bilmezdim niçin çırpınarak koşar bir çocuk. Bilmezdim mekanlar ve insanlar sevgi ile varolurmuş….
Vapurlar usulca kıyıya yanaşırken Nazım’ın nasıl bir hasretle vapuru okşadığını düşündüm bir an. Sevgi ne kristal bir duygu ki insana estetik bir hususiyet katıyor…Balat ve Eminönü’nü boydan boya çevreleyen sahil… Balat’tan geçerken pencereden Asiye’nin bakacağını umarak kafamı bu şiirsel sokaklara çeviriyorum.
Bazen içimdeki romantik coşkuyu durdurmak için başımı öne eğip kaldırımlarda kayboluyorum… Yalnızlığın farkında olup da evrenle yine de uyumlu olmaya çalışmak...
Gece üstümüze eğilirken içimize dolan bir yokluk duygusu uykularımızı sessizce kaçırıyor. Bir varoluş tefekkürüne boğuyor, günlerin karanlıkta hatıra olarak kalması… Işıltılı caddelere atıyorum kendimi. Bir yer vardır belki kendini hiç duyumsatmayan, metafizik acıların olmadığı…Hiç kaybolamıyorum. Nereye gitsem her şeyin ortasında oluyorum. Bir damla mutluluk, bir varlık neşesi, bir tutam sevgi donatırdı yarım kalan şehrayinimizi…
Faruk YAZAR
26.09.2007, İstanbul
2 Haziran 2008 Pazartesi
MECLİSTE DE TENHÂDA DA HER YERDE GÜZELSİN
Bir bahar sabahı olmalı. Serçelerin, ezan seslerinden sonra bir şarkıya tutuşmaları ile şehrin yüzünde yeni bir çehre daha açılıyor. Bir adam bir güle dokunurken ağlıyor inceden. Gürül gürül bir yağmur yağıyor olmalı. Bir şehre giriliyor herkes uykudayken, herkes henüz dünyanın hergünkü dünya olduğunu düşünüyorken…
Bir duygu şehrin uzun caddelerine serilip rüzgarın koluna takılıyor. İçinden bir dünya kurma özlemi geçen düşüncelerle. Yıldızlı gecelerde sonsuz bir his kapıyı çalıyor. İşte “o” İşte o duygu…Baktığı her güzelliğe sonsuzkere bakmayı özendiren, bir düş gibi gecelere dolan yıldızlara ve mehtaba gülümseten o duygu…O duygu, büyük bir coşkuyla hayran ediyor kendine…
Hayran olmak belki de bu dünyadaki en güzel duygudur. .Kalakalmak…Derin bir vecde kapılıp sonsuz bir rüzgarda yok olmak…serin mavi suların köpüklerinde nefes almak.. Nisan yağmurları bütün coşkusu ile gazeller eşliğinde toprağı kendisine aşık ediyor. Ve yağmurlar altında kaybolmak ıslanmış aşk cümleleri ile. “ateş-i aşkınla yandır kalbimi subhu mesa, çünkü hayran olmuşum ben bezmi elestte sana…” Güllere bir hal oluyor, sabah ezanlarıyla aşk derdinden terliyor beyaz güller…
“Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su”
Usulca düşüyor nazenin yapraklarından teri güllerin. Kız kulesi beyazlaşıyor bir vecd anını kollar gibi. Sessizlikle bölünüyor dua mırıltıları. Aşk gelip konuyor omuzlara…Serilip yaslanıyor uzun ve dalgın bakışlar serin sulara. Geniş avlulu camilerin kedileri konuşmaya başlıyor. Aşk olmasaydı böylesine hayran olmazdı insan…Dile gelmeyen bir söze çarpılıp kalıyor şarkılar. Bir umut bu kadar varolmayı istememişti…
Geceye yürünüyor olmalı, ilahi sesi duymak için zümrüt bir otağa doğru. Gece insanın içine kristal şehrayinlerle doluyor. Seccade izleriyle bir yıldıza gülümsüyor. İnsan en çok hayran olurken güzel diyor yıldızlar. Aşk kapı kapı dolaşıyor bir gece ansızın, güneş henüz güllerin tenine ışımamışken. Tek bir lamba yanıyor, bir bir sönen ışıkların içinde. Henüz uyutulmamış kandillerin altında sonsuzluğu hatırlatan bir endama şiirler yazılıyor. “Sonsuzluk elinde bir mavi tülbent, ok çekti yukardan üstüme avcı”
Bir mum yanıyor olmalı. Hafifçe bir rüzgar dokunuyor sonra ruhlara. Vecd anında susuyor. Belki susmamalı. Dili var idiyse aşkın şarkılara karışmış olmalı. Çünkü hayran olurken savrulurdu cümle tabiat. Yürürken peşi sıra kaybolurdu dünya. Heyecandan açmayı unuturdu erguvanlar. Nutku tutulurdu bir kalbe henüz değmemiş sözlerin. Gözlerinde dünya yeniden yorumlanırdı. Güller ve laleler başka türlü açardı konuşurken. Başka bir söz olurdu yaşamak. Bir al şale bürünüp kaybolurdu tam görünecekken. Bir türlü yetişilmezdi fecre kadar yürünse de. Yine de bir sözüne revan olup düşerdi yollara. Aşk henüz çıkmışken mehtaba…
Söylenmemiş sözler kalmış olmalı hayran olurken insan. Bir söz ki, aşk deyip ebedi sessiziliğe dalıyor. Sonsuzca sevmek, sonsuzkere kaybolmak, deryada bir sal aramamak…Aşk, bir kuyudan insana bakıyor.
Faruk YAZAR
02 Haziran 2008, İstanbul
Bir duygu şehrin uzun caddelerine serilip rüzgarın koluna takılıyor. İçinden bir dünya kurma özlemi geçen düşüncelerle. Yıldızlı gecelerde sonsuz bir his kapıyı çalıyor. İşte “o” İşte o duygu…Baktığı her güzelliğe sonsuzkere bakmayı özendiren, bir düş gibi gecelere dolan yıldızlara ve mehtaba gülümseten o duygu…O duygu, büyük bir coşkuyla hayran ediyor kendine…
Hayran olmak belki de bu dünyadaki en güzel duygudur. .Kalakalmak…Derin bir vecde kapılıp sonsuz bir rüzgarda yok olmak…serin mavi suların köpüklerinde nefes almak.. Nisan yağmurları bütün coşkusu ile gazeller eşliğinde toprağı kendisine aşık ediyor. Ve yağmurlar altında kaybolmak ıslanmış aşk cümleleri ile. “ateş-i aşkınla yandır kalbimi subhu mesa, çünkü hayran olmuşum ben bezmi elestte sana…” Güllere bir hal oluyor, sabah ezanlarıyla aşk derdinden terliyor beyaz güller…
“Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su”
Usulca düşüyor nazenin yapraklarından teri güllerin. Kız kulesi beyazlaşıyor bir vecd anını kollar gibi. Sessizlikle bölünüyor dua mırıltıları. Aşk gelip konuyor omuzlara…Serilip yaslanıyor uzun ve dalgın bakışlar serin sulara. Geniş avlulu camilerin kedileri konuşmaya başlıyor. Aşk olmasaydı böylesine hayran olmazdı insan…Dile gelmeyen bir söze çarpılıp kalıyor şarkılar. Bir umut bu kadar varolmayı istememişti…
Geceye yürünüyor olmalı, ilahi sesi duymak için zümrüt bir otağa doğru. Gece insanın içine kristal şehrayinlerle doluyor. Seccade izleriyle bir yıldıza gülümsüyor. İnsan en çok hayran olurken güzel diyor yıldızlar. Aşk kapı kapı dolaşıyor bir gece ansızın, güneş henüz güllerin tenine ışımamışken. Tek bir lamba yanıyor, bir bir sönen ışıkların içinde. Henüz uyutulmamış kandillerin altında sonsuzluğu hatırlatan bir endama şiirler yazılıyor. “Sonsuzluk elinde bir mavi tülbent, ok çekti yukardan üstüme avcı”
Bir mum yanıyor olmalı. Hafifçe bir rüzgar dokunuyor sonra ruhlara. Vecd anında susuyor. Belki susmamalı. Dili var idiyse aşkın şarkılara karışmış olmalı. Çünkü hayran olurken savrulurdu cümle tabiat. Yürürken peşi sıra kaybolurdu dünya. Heyecandan açmayı unuturdu erguvanlar. Nutku tutulurdu bir kalbe henüz değmemiş sözlerin. Gözlerinde dünya yeniden yorumlanırdı. Güller ve laleler başka türlü açardı konuşurken. Başka bir söz olurdu yaşamak. Bir al şale bürünüp kaybolurdu tam görünecekken. Bir türlü yetişilmezdi fecre kadar yürünse de. Yine de bir sözüne revan olup düşerdi yollara. Aşk henüz çıkmışken mehtaba…
Söylenmemiş sözler kalmış olmalı hayran olurken insan. Bir söz ki, aşk deyip ebedi sessiziliğe dalıyor. Sonsuzca sevmek, sonsuzkere kaybolmak, deryada bir sal aramamak…Aşk, bir kuyudan insana bakıyor.
Faruk YAZAR
02 Haziran 2008, İstanbul
28 Mayıs 2008 Çarşamba
MEDYA NASIL GÜNDEM OLUŞTURUYOR?
Gündem oluşturma kavramı, kamuoyu oluşturma sürecinin önemli bir aşamasıdır. Gündem oluşturmaya ilişkin çalışmalar bilişsel düzeyi yani farkına varma/vardırmayı temsil etmektedir. Kamuoyu oluşturma ise daha çok medya etkilerinin bütüncül bir sonucu olarak ve diğer unsurların (motivasyon, kanaat, algı vs.) oluşturduğu daha üst bir düzeyi ifade etmektedir. Halkla İlişkiler kuramcıları, (Grable, Vibbert) gündem oluşturmayı; “bir ya da daha çok insan bir duruma ya da algılanan bir soruna önem atfettiğinde bir gündem yaratılmış olur” şeklinde tanımlamışlardır.[1] Gündem ve kamuoyu oluşturma sürecinin ortak yapısını kitle iletişim araçlarının etkisi oluşturmaktadır.
Kitle iletişim araçlarının etkilerini inceleyen pek çok kuram geliştirilmiştir. 1920 – 1940’lı yıllarda medyanın etkilerinin çok güçlü olduğu düşünülüyordu. Bu dönemde propaganda çok kritik bir öneme sahipti. 1940 – 1960’lı yıllarda ise medya etkilerinin sınırlı olduğu düşüncesi ağırlıktaydı. Kitle iletişim araçlarının etkilerine ilişkin pek çok kuramsal çalışma yapılmış, fakat medyanın etkilerini bütünsel olarak ortaya koyan kapsamlı bir kuram henüz geliştirilememiştir. Bu durum resmi bütün ayrıntıları ile görmemizi engelliyor gibi olsa da şimdiye kadar yapılan araştırmalar, çok önemli veriler sunmaktadır.
Özellikle içerik analizi, göstergebilim, sosyal grup araştırmaları gibi alanlarda bilimsel çalışmalarının gelişmesi ile medyanın etkileri daha güçlü bir şekilde açıklanabiliyordu. İletişim teknolojilerindeki gelişmeler, küreselleşme ve sosyal bilimlerin çok hızlı bir şekilde gelişmesi ile medyanın etkilerinin sınırlı olmadığı aksine, toplumların davranışlarında, kanaatlerinde çok boyutlu etkilere yol açtığı tespit edildi.
1968 yılında bilimsel çalışmalar neticesinde gündem oluşturma kavramı kullanılmaya başlandı. Gündem oluşturma kavramı, 1968 yılında A.B.D’deki Başkanlık seçimlerinde medya gündemindeki konuların önemlilik sıralaması ile aynı konuların seçmenlerin zihnindeki sıralamasının araştırması ile tanımlanmıştır. Bugün gelinen noktada iletişim profesyonelleri gündem oluşturma yaklaşımını sofistike yöntemlerle kamuoyu oluşturmak ve siyaseti etkilemek amacıyla yoğun olarak kullanmaktadırlar.
Gündem belirleme yaklaşımı, kamuoyu oluşturma sürecinin en önemli aşamalarından birisidir.Vibbert, gündemlerin dört evreden geçerek geliştiğini söylemiştir. Bunlar: Tanımlama, meşrulaşma, kutuplaşma ve özdeşleşmedir. Medya gündemin iki yüzü arasında kutuplaşma yaratıp insanları birinden biriyle özdeşleşmeye zorlayarak bu son iki evrede aktif roller oynar.[2] Gündem oluşturma, medya etkilerinin ilk düzey etkileri içinde ele alınmaktadır. Bu aşamada istenilen konu ya da fikir hakkında “farkındalık / haberdar olma” sağlanır. Daha sonra bilgi edinme düzeyi gelir. Üçüncü aşamada ise tutum geliştirme düzeyine ulaşılır. Son aşamada ise davranış değişikliği sağlanır. Bu süreci bilişsel, duygusal ve davranışsal aşamalar olarak sıralamakta mümkün.
Gündem oluşturma kavramı özellikle Türkiye’deki medyanın siyasetle olan ilişkisi açısından incelenmeye değer önemli bir konudur. Türkiye gündemi nasıl şekilleniyor? Medya gündemini neler belirliyor? Kamuoyunun gündemi ile medyanın gündemi aynı mı? Bu ve benzeri sorular medya üzerine daha derinlikli bir şekilde düşünmemizi zorunlu hale getiriyor.
Kurt Lang ve Gladys Engel lang, gündem oluşturmaya yönelik erken dönemde şunları söylüyorlardı[3] : medya, kitlenin dikkatini belli noktalara zorla çeker. Politik insanların kamu imajlarını yaratır. Gazeteler sürekli kitle içerisindeki bireylerin ne hakkında düşünmeleri, bilmeleri ve hissetmeleri gerektiğini öneren nesneler sunarlar.
Medya kitlelere ne düşüneceklerini değil ne hakkında düşünmeleri gerektiğini telkin etmektedir. Basın bir konuya dikkat çektiğinde kitleler o konunun önemli olduğuna inanma eğilimi içine girerler. Dikkat çekilen konu farklı yayın organlarında da yer alarak mesajın tekrarlanarak pekiştirilmesi sağlanır. Eğer siyasi konjonktürün değiştirilmesi isteniliyorsa taraflar maniple edilerek “güvensizlik” ortamı oluşturulur. Daha sonra bu güvensizlik ve istikrarsızlığın sorumlusu olarak yıpratılmak istenilen hedef suçlanır.
Kitle iletişim araçları ile önce bir dünya imajı çiziliyor, ardından da çizilen bu imaj hakkında ne düşünülmesi gerektiği kitlelere empoze ediliyor. Bir başka deyişle üzerinde düşünülecek dünya da, bu dünya hakkında düşünülebilecek şeyler ve düşünme biçimleri de bir avuç insan tarafından tayin ediliyor.[4]
Türk medyasının gündem oluşturma yaklaşımı açısından nasıl bir profile sahip olduğuna bakmak için hafızamızı biraz yoklamamız yeterli. 1960 darbesinde medyanın kamuoyunu karikatür konularla (bebek davası, kıyma makinesinde kıyılan insan haberleri) nasıl yanılttığını görebiliriz. Gündem oluşturma ile ilgili en çarpıcı örneklerden birisi olarak, 28 Şubat darbesi sürecinde, medyanın kamuoyunu nasıl belli koşullara taşıyıp korku ve güvensizlik aşıladığını hatırlamak lazım. Türkiye’de medya gücü yanlış politik amaçlar uğruna bir tür silah olarak kullanılmaktadır. Bu yüzden 90’lı yıllardan sonra medyadaki gelişmeler çok hızlı bir şekilde ilerlemiştir. Sermaye odaklarının medya sahibi olma isteği her geçen gün artmıştır. Alternatif medyanın gelişmeye çalışması ve medyanın çeşitlenme çabalarına rağmen, merkez medyanın gücü ve etkisi aşılabilmiş değildir. Merkez medya kavramsallaştırması; kamuoyu oluşturma ve gündem belirleme gücünü temsil eden monopolistik medyayı ifade etmektedir. Doğan Grubu bu tanıma karşılık gelen en önemli medya gruplarının başında yer almaktadır.
Merkez medya kamuoyu ya da gündem oluşturmak istediğinde bir iletişim kampanyası lansmanı yapar gibi iletişimin çeşitli unsurlarını bütüncül bir şekilde kullanmaktadır. Özellikle köşe yazarları, bir fikri bir düşünceyi kamuoyuna benimsetmek için ısrarlı ve hedef odaklı yazılar yazmaktadır. Örneğin Hürriyet Gazetesi’nin“411 el kaosa kalktı” gibi bir manşet atması medyanın etkilerini incelemek açısından önemli ipuçları sunmaktadır. Hürriyet’in manşeti günlerce Başbakan’ın konuşmalarının ekseninde yer aldı. Şimdi burada dikkati çeken nokta; yasamanın almış olduğu bir karar karşısında medyanın kaos manşeti atması değil, tersine Başbakan’ın böyle bir konuya gösterdiği tepkinin tartışma olmasıdır. Medya ile medya mesajlarına maruz kalanlar arasında bir gösteren/gösterilen ilişkisi bulunmaktadır. Gösterenin konumu kendi içinden sorgulanamıyor.
Siyaseti yönlendirmek ve konjonktürü değiştirmek için medya çok önemli bir araç olarak kullanılmaktadır. Gazetelerde bir haberin verildiği yer, kullanılan fotoğraf, haberde kullanılan dil, haberin uzunluğu, kullanılan başlıklar gibi unsurlar aslında farkında olmadan bir kanaate zorlandığımızın ip uçlarıdır.
411 el kaosa kalktı derken toplumsal bir reaksiyonun oluşması için tüm stratejik kamular göreve çağrılmaktadır. Harekete geçirilen stratejik kamular siyasal konjonktürü yeniden şekillendirmek için sonraki gündemin ne olması gerektiğine kafa yormaya başlıyorlar.
Şemdinli, Hrant Dink olayı, ve Ergenekon operasyonlarında merkez medyanın tavrı incelenmelidir. Bu hadiselerin yeniden çerçevelenip, etkisi filtrelenerek nasıl yok sayıldığı ibretle hatırlanmalıdır. Medyanın bir olay karşısındaki tutumu, o olayı önemli ya da önemsiz bir konu haline getiriyor. Medya bir olayı yeniden çerçeveleyerek kamuoyunun dikkatini istenilen yöne çekiyor. Yeniden çerçevelemede, istenilen unsurlar öne çıkartılırken gösterilmek istenilen resmi ancak görebiliyoruz.
Türkiye’de siyasetin kimyasını bozan, kamuoyunun algılarını sürekli oynayan bir mekanizma var. Bu mekanizma Türkiye’nin siyasal ve sosyal değişim çabalarını engelleyen en güçlü engeldir. Medya, özgürlüklerin önünü açmaya çalışan, demokrasiyi savunan bir kurum olmaktan çok, simgeler ve zihniyetler üzerinde yürütülen tartışmaların odağını oluşturmaktadır.
Medyanın gündem belirleme sürecindeki yaklaşımı pek çok açıdan tartışılmayı gerektiriyor. Özellikle Türk medyası, toplumsal değişimin gerisinde kalırken, siyasetin alanını daraltan, demokrasinin ve özgürlüklerin önünde adeta set oluşturan bir görüntü vermektedir. Gerçek tartışmaların sümenaltında kalmasının nedeni de doğru gündemlerin oluşmamasından kaynaklanmaktadır. Gerçek sorunların/konuların tartışılamaması o sorunlarla baş etme yeteneğimizi de yok ediyor. Medyanın dayattığı gündem kamuoyunda suskunluk sarmalına dönüşüyor. Ve böylece neyin öncelikli olduğunu kavrayamaz bir hale geliyoruz.
Demokratik toplumlarda medya kamuyu denetleyen, kamuoyunun serbestçe oluşması için objektif olmaya çalışan bir kurum olarak düşünülmektedir. Ancak bu çok naif bir temenniden öteye gidemiyor.
Faruk YAZAR
Stratejik İletişim Uzmanı
27 Mayıs 2008
[1] Halkla İlişkiler ve İletişim Yönetiminde Mükemmelik, Rota Yayınları, James Grunig 2005 sh.163
[2] a.g.e sh.164
[3] İletişim Kuramları, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir 1994 sh.367
[4] Avcı Nabi, Enformatik Cehalet Rehber Yayınları, 1990 sh. 180
Kitle iletişim araçlarının etkilerini inceleyen pek çok kuram geliştirilmiştir. 1920 – 1940’lı yıllarda medyanın etkilerinin çok güçlü olduğu düşünülüyordu. Bu dönemde propaganda çok kritik bir öneme sahipti. 1940 – 1960’lı yıllarda ise medya etkilerinin sınırlı olduğu düşüncesi ağırlıktaydı. Kitle iletişim araçlarının etkilerine ilişkin pek çok kuramsal çalışma yapılmış, fakat medyanın etkilerini bütünsel olarak ortaya koyan kapsamlı bir kuram henüz geliştirilememiştir. Bu durum resmi bütün ayrıntıları ile görmemizi engelliyor gibi olsa da şimdiye kadar yapılan araştırmalar, çok önemli veriler sunmaktadır.
Özellikle içerik analizi, göstergebilim, sosyal grup araştırmaları gibi alanlarda bilimsel çalışmalarının gelişmesi ile medyanın etkileri daha güçlü bir şekilde açıklanabiliyordu. İletişim teknolojilerindeki gelişmeler, küreselleşme ve sosyal bilimlerin çok hızlı bir şekilde gelişmesi ile medyanın etkilerinin sınırlı olmadığı aksine, toplumların davranışlarında, kanaatlerinde çok boyutlu etkilere yol açtığı tespit edildi.
1968 yılında bilimsel çalışmalar neticesinde gündem oluşturma kavramı kullanılmaya başlandı. Gündem oluşturma kavramı, 1968 yılında A.B.D’deki Başkanlık seçimlerinde medya gündemindeki konuların önemlilik sıralaması ile aynı konuların seçmenlerin zihnindeki sıralamasının araştırması ile tanımlanmıştır. Bugün gelinen noktada iletişim profesyonelleri gündem oluşturma yaklaşımını sofistike yöntemlerle kamuoyu oluşturmak ve siyaseti etkilemek amacıyla yoğun olarak kullanmaktadırlar.
Gündem belirleme yaklaşımı, kamuoyu oluşturma sürecinin en önemli aşamalarından birisidir.Vibbert, gündemlerin dört evreden geçerek geliştiğini söylemiştir. Bunlar: Tanımlama, meşrulaşma, kutuplaşma ve özdeşleşmedir. Medya gündemin iki yüzü arasında kutuplaşma yaratıp insanları birinden biriyle özdeşleşmeye zorlayarak bu son iki evrede aktif roller oynar.[2] Gündem oluşturma, medya etkilerinin ilk düzey etkileri içinde ele alınmaktadır. Bu aşamada istenilen konu ya da fikir hakkında “farkındalık / haberdar olma” sağlanır. Daha sonra bilgi edinme düzeyi gelir. Üçüncü aşamada ise tutum geliştirme düzeyine ulaşılır. Son aşamada ise davranış değişikliği sağlanır. Bu süreci bilişsel, duygusal ve davranışsal aşamalar olarak sıralamakta mümkün.
Gündem oluşturma kavramı özellikle Türkiye’deki medyanın siyasetle olan ilişkisi açısından incelenmeye değer önemli bir konudur. Türkiye gündemi nasıl şekilleniyor? Medya gündemini neler belirliyor? Kamuoyunun gündemi ile medyanın gündemi aynı mı? Bu ve benzeri sorular medya üzerine daha derinlikli bir şekilde düşünmemizi zorunlu hale getiriyor.
Kurt Lang ve Gladys Engel lang, gündem oluşturmaya yönelik erken dönemde şunları söylüyorlardı[3] : medya, kitlenin dikkatini belli noktalara zorla çeker. Politik insanların kamu imajlarını yaratır. Gazeteler sürekli kitle içerisindeki bireylerin ne hakkında düşünmeleri, bilmeleri ve hissetmeleri gerektiğini öneren nesneler sunarlar.
Medya kitlelere ne düşüneceklerini değil ne hakkında düşünmeleri gerektiğini telkin etmektedir. Basın bir konuya dikkat çektiğinde kitleler o konunun önemli olduğuna inanma eğilimi içine girerler. Dikkat çekilen konu farklı yayın organlarında da yer alarak mesajın tekrarlanarak pekiştirilmesi sağlanır. Eğer siyasi konjonktürün değiştirilmesi isteniliyorsa taraflar maniple edilerek “güvensizlik” ortamı oluşturulur. Daha sonra bu güvensizlik ve istikrarsızlığın sorumlusu olarak yıpratılmak istenilen hedef suçlanır.
Kitle iletişim araçları ile önce bir dünya imajı çiziliyor, ardından da çizilen bu imaj hakkında ne düşünülmesi gerektiği kitlelere empoze ediliyor. Bir başka deyişle üzerinde düşünülecek dünya da, bu dünya hakkında düşünülebilecek şeyler ve düşünme biçimleri de bir avuç insan tarafından tayin ediliyor.[4]
Türk medyasının gündem oluşturma yaklaşımı açısından nasıl bir profile sahip olduğuna bakmak için hafızamızı biraz yoklamamız yeterli. 1960 darbesinde medyanın kamuoyunu karikatür konularla (bebek davası, kıyma makinesinde kıyılan insan haberleri) nasıl yanılttığını görebiliriz. Gündem oluşturma ile ilgili en çarpıcı örneklerden birisi olarak, 28 Şubat darbesi sürecinde, medyanın kamuoyunu nasıl belli koşullara taşıyıp korku ve güvensizlik aşıladığını hatırlamak lazım. Türkiye’de medya gücü yanlış politik amaçlar uğruna bir tür silah olarak kullanılmaktadır. Bu yüzden 90’lı yıllardan sonra medyadaki gelişmeler çok hızlı bir şekilde ilerlemiştir. Sermaye odaklarının medya sahibi olma isteği her geçen gün artmıştır. Alternatif medyanın gelişmeye çalışması ve medyanın çeşitlenme çabalarına rağmen, merkez medyanın gücü ve etkisi aşılabilmiş değildir. Merkez medya kavramsallaştırması; kamuoyu oluşturma ve gündem belirleme gücünü temsil eden monopolistik medyayı ifade etmektedir. Doğan Grubu bu tanıma karşılık gelen en önemli medya gruplarının başında yer almaktadır.
Merkez medya kamuoyu ya da gündem oluşturmak istediğinde bir iletişim kampanyası lansmanı yapar gibi iletişimin çeşitli unsurlarını bütüncül bir şekilde kullanmaktadır. Özellikle köşe yazarları, bir fikri bir düşünceyi kamuoyuna benimsetmek için ısrarlı ve hedef odaklı yazılar yazmaktadır. Örneğin Hürriyet Gazetesi’nin“411 el kaosa kalktı” gibi bir manşet atması medyanın etkilerini incelemek açısından önemli ipuçları sunmaktadır. Hürriyet’in manşeti günlerce Başbakan’ın konuşmalarının ekseninde yer aldı. Şimdi burada dikkati çeken nokta; yasamanın almış olduğu bir karar karşısında medyanın kaos manşeti atması değil, tersine Başbakan’ın böyle bir konuya gösterdiği tepkinin tartışma olmasıdır. Medya ile medya mesajlarına maruz kalanlar arasında bir gösteren/gösterilen ilişkisi bulunmaktadır. Gösterenin konumu kendi içinden sorgulanamıyor.
Siyaseti yönlendirmek ve konjonktürü değiştirmek için medya çok önemli bir araç olarak kullanılmaktadır. Gazetelerde bir haberin verildiği yer, kullanılan fotoğraf, haberde kullanılan dil, haberin uzunluğu, kullanılan başlıklar gibi unsurlar aslında farkında olmadan bir kanaate zorlandığımızın ip uçlarıdır.
411 el kaosa kalktı derken toplumsal bir reaksiyonun oluşması için tüm stratejik kamular göreve çağrılmaktadır. Harekete geçirilen stratejik kamular siyasal konjonktürü yeniden şekillendirmek için sonraki gündemin ne olması gerektiğine kafa yormaya başlıyorlar.
Şemdinli, Hrant Dink olayı, ve Ergenekon operasyonlarında merkez medyanın tavrı incelenmelidir. Bu hadiselerin yeniden çerçevelenip, etkisi filtrelenerek nasıl yok sayıldığı ibretle hatırlanmalıdır. Medyanın bir olay karşısındaki tutumu, o olayı önemli ya da önemsiz bir konu haline getiriyor. Medya bir olayı yeniden çerçeveleyerek kamuoyunun dikkatini istenilen yöne çekiyor. Yeniden çerçevelemede, istenilen unsurlar öne çıkartılırken gösterilmek istenilen resmi ancak görebiliyoruz.
Türkiye’de siyasetin kimyasını bozan, kamuoyunun algılarını sürekli oynayan bir mekanizma var. Bu mekanizma Türkiye’nin siyasal ve sosyal değişim çabalarını engelleyen en güçlü engeldir. Medya, özgürlüklerin önünü açmaya çalışan, demokrasiyi savunan bir kurum olmaktan çok, simgeler ve zihniyetler üzerinde yürütülen tartışmaların odağını oluşturmaktadır.
Medyanın gündem belirleme sürecindeki yaklaşımı pek çok açıdan tartışılmayı gerektiriyor. Özellikle Türk medyası, toplumsal değişimin gerisinde kalırken, siyasetin alanını daraltan, demokrasinin ve özgürlüklerin önünde adeta set oluşturan bir görüntü vermektedir. Gerçek tartışmaların sümenaltında kalmasının nedeni de doğru gündemlerin oluşmamasından kaynaklanmaktadır. Gerçek sorunların/konuların tartışılamaması o sorunlarla baş etme yeteneğimizi de yok ediyor. Medyanın dayattığı gündem kamuoyunda suskunluk sarmalına dönüşüyor. Ve böylece neyin öncelikli olduğunu kavrayamaz bir hale geliyoruz.
Demokratik toplumlarda medya kamuyu denetleyen, kamuoyunun serbestçe oluşması için objektif olmaya çalışan bir kurum olarak düşünülmektedir. Ancak bu çok naif bir temenniden öteye gidemiyor.
Faruk YAZAR
Stratejik İletişim Uzmanı
27 Mayıs 2008
[1] Halkla İlişkiler ve İletişim Yönetiminde Mükemmelik, Rota Yayınları, James Grunig 2005 sh.163
[2] a.g.e sh.164
[3] İletişim Kuramları, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir 1994 sh.367
[4] Avcı Nabi, Enformatik Cehalet Rehber Yayınları, 1990 sh. 180
28 Nisan 2008 Pazartesi
GEÇ KALMAK...
Serin ıslak ve yorgun bir şehre sabahın ilk ışıkları ile kara bir tren giriyor. Karanlığın tortusu henüz sabahın kıvılcımlarından ayrılmaya başlarken yollara düştü. Bir tan kızıllığı doluyordu içine. Karanlığı yutan sis genzini yakıyordu. Yol boyunca kader üzerinde düşünmüştü. Yol ve kader. Kader bir yolun başlangıcı ya da kendisi olabilirdi. Yol, insanın kendi serüvenini yaşama çabası olabilir miydi?
Ufka bakarken kendi varlığını düşünmeden edemiyordu. Varolmak başlı başına ağır bir sorumluluktu ona göre. Örneğin şu kocasından yeni ayrılmış orta yaşlı kadın. Neden onun kaderi bir ömür tahammül etmek üzerine kurulu diye geçirdi içinden. Ya şu ihtiyar adam. Neden yüzünde bu dünyada olmaktan hiç memnun olmadığını haykıran bir eda var. – Su alır mıydınız ? – Teşekkür ederim.
Günlerdir alnında sürekli bir ağrıyla dolaştı. Hep aynı saatte akşamın en tenha anında alnına bir ağrı saplanıyordu. Yola koyulmadan önce ağrı kesici almayı düşünüyordu. Düşünmekle kaldı. Aç ve yorgun trene zor attı kendini. Yola koyulmak her zaman büyük bir heyecandı onun için. Pencereden bakarken içini yaralayan şarkılar akıyordu yol boyunca. Ölmeye ve yaşamaya aynı ölçüde meyilli olmak kaderi daha derin sorgulamasına neden oluyordu.
Şehre indiğinde geniş caddelerden evinin sokaklarına kederli bir gölge gibi düşerdi. Martı seslerini duyuyordu gün ağarırken. Nihayet sahil yoluna gelmişti. İskele, uzaktan bir resim, bir şiir gibi duruyordu.
Yola koyulurken gidip gitmemekte kararsızdı. Her yola koyuluşunda bir geç kalmışlığın acısını alıyordu bahtına. Vaktinde söylenmemiş bir sözün, zamanında yaşanılmamış bir baharın, vakti geldiğinde koklanmayan bir gülün, tam konuşacakken derin bir suskunluğa saplanmanın ne anlamı vardı?
Mutluluk, eski bir dostun bir süreliğine emanet bıraktığı kavranamayacak bir şeydi. Bir resmi var idiyse mutluluğun hiçbir istasyonda, hiçbir iskelede ve hiçbir peronda bulunamıyordu. Gidilen her ülke ve her şehir içindeki yokluğu daha da derinleştiriyordu. Oysa aramakla bulunduğuna inanırdı. Her arayanın bulamayacağını bilse de kendisini bulamamış olarak kabul edemiyordu.
Elinde içki şişesi ile bir sarhoş – abi bi sigara versene? Yüzüne bakmıyordu. Hemen bir sigara uzattı. Sarhoş bir şarkı mırıldanıyordu: “Bir içten bakısına delice tutulmuşum, esrarlı gözlerine gönülden vurulmuşum…” Bir ömre yetişememek, bir hayale yetişememek, fecre kavuşamamak… Düşüncelerden kaçamıyordu. Varlığını kanıtlayacak bir sevinç bulamaz mıydı? Bir yolcu menzile ulaşamadığı sürece yoldadır dedi sonra.
Kimseler uyanmadan gençliğinin geçtiği sokaklarda yürüdü. Aşkıyla çarpıldığı kızın evinin önünde uzun bir süre kaldı. Bir ince yağmur sokağın sessizliğini bozuyordu. Ayın ışıkları camlara yansıyordu. Pencereden bir per-i suret çıkacakmış gibi hissediyor ve irkiliyordu. Aşk çarpılmaktı onun için. Varolmanın derin hayranlığıydı aşk. Bir mahcup edanın zülfü peşi sıra kaybolmuştu yıllar…
Gün ağarırken usulca şehri terk ediyordu. Kader hangi yolu seçtiğimizle ilgili bir tercih miydi? Yoksa kendi gerçekliğinin üstünde onu sürükleyen bir güç müydü? Yol bütünüyle bir sorgulama ve arayıştı onun için. Kalmak…
Güneşe doğru giden kervana yetişememek. Yol ve kader. Hikayenin serüveni…Bir hayalet gibi sokaklarında dolaştığı bu şehirden yaprakların sırtını okşayan bir rüzgar gibi ayrılıyordu. “Ah nice bir uyursun uyanmaz mısın / Göçtü kervan kaldık dağlar başında… Çağrışı tellallar inanmaz mısın / Göçtü kervan kaldık dağlar başında / Emr-i hac göçeli hayli zamandır / Muhammed cümleye dindir imandır / Delilsiz gidilmez yollar yamandır Yunus sen bu dünyaya niye geldin Gece gündüz Hakkı zikretsin dilin / Enbiyaya uğramaz ise yolun / Göçtü kervan kaldık dağlar başında ”
Faruk YAZAR
Mart 2008 İstanbul
Ufka bakarken kendi varlığını düşünmeden edemiyordu. Varolmak başlı başına ağır bir sorumluluktu ona göre. Örneğin şu kocasından yeni ayrılmış orta yaşlı kadın. Neden onun kaderi bir ömür tahammül etmek üzerine kurulu diye geçirdi içinden. Ya şu ihtiyar adam. Neden yüzünde bu dünyada olmaktan hiç memnun olmadığını haykıran bir eda var. – Su alır mıydınız ? – Teşekkür ederim.
Günlerdir alnında sürekli bir ağrıyla dolaştı. Hep aynı saatte akşamın en tenha anında alnına bir ağrı saplanıyordu. Yola koyulmadan önce ağrı kesici almayı düşünüyordu. Düşünmekle kaldı. Aç ve yorgun trene zor attı kendini. Yola koyulmak her zaman büyük bir heyecandı onun için. Pencereden bakarken içini yaralayan şarkılar akıyordu yol boyunca. Ölmeye ve yaşamaya aynı ölçüde meyilli olmak kaderi daha derin sorgulamasına neden oluyordu.
Şehre indiğinde geniş caddelerden evinin sokaklarına kederli bir gölge gibi düşerdi. Martı seslerini duyuyordu gün ağarırken. Nihayet sahil yoluna gelmişti. İskele, uzaktan bir resim, bir şiir gibi duruyordu.
Yola koyulurken gidip gitmemekte kararsızdı. Her yola koyuluşunda bir geç kalmışlığın acısını alıyordu bahtına. Vaktinde söylenmemiş bir sözün, zamanında yaşanılmamış bir baharın, vakti geldiğinde koklanmayan bir gülün, tam konuşacakken derin bir suskunluğa saplanmanın ne anlamı vardı?
Mutluluk, eski bir dostun bir süreliğine emanet bıraktığı kavranamayacak bir şeydi. Bir resmi var idiyse mutluluğun hiçbir istasyonda, hiçbir iskelede ve hiçbir peronda bulunamıyordu. Gidilen her ülke ve her şehir içindeki yokluğu daha da derinleştiriyordu. Oysa aramakla bulunduğuna inanırdı. Her arayanın bulamayacağını bilse de kendisini bulamamış olarak kabul edemiyordu.
Elinde içki şişesi ile bir sarhoş – abi bi sigara versene? Yüzüne bakmıyordu. Hemen bir sigara uzattı. Sarhoş bir şarkı mırıldanıyordu: “Bir içten bakısına delice tutulmuşum, esrarlı gözlerine gönülden vurulmuşum…” Bir ömre yetişememek, bir hayale yetişememek, fecre kavuşamamak… Düşüncelerden kaçamıyordu. Varlığını kanıtlayacak bir sevinç bulamaz mıydı? Bir yolcu menzile ulaşamadığı sürece yoldadır dedi sonra.
Kimseler uyanmadan gençliğinin geçtiği sokaklarda yürüdü. Aşkıyla çarpıldığı kızın evinin önünde uzun bir süre kaldı. Bir ince yağmur sokağın sessizliğini bozuyordu. Ayın ışıkları camlara yansıyordu. Pencereden bir per-i suret çıkacakmış gibi hissediyor ve irkiliyordu. Aşk çarpılmaktı onun için. Varolmanın derin hayranlığıydı aşk. Bir mahcup edanın zülfü peşi sıra kaybolmuştu yıllar…
Gün ağarırken usulca şehri terk ediyordu. Kader hangi yolu seçtiğimizle ilgili bir tercih miydi? Yoksa kendi gerçekliğinin üstünde onu sürükleyen bir güç müydü? Yol bütünüyle bir sorgulama ve arayıştı onun için. Kalmak…
Güneşe doğru giden kervana yetişememek. Yol ve kader. Hikayenin serüveni…Bir hayalet gibi sokaklarında dolaştığı bu şehirden yaprakların sırtını okşayan bir rüzgar gibi ayrılıyordu. “Ah nice bir uyursun uyanmaz mısın / Göçtü kervan kaldık dağlar başında… Çağrışı tellallar inanmaz mısın / Göçtü kervan kaldık dağlar başında / Emr-i hac göçeli hayli zamandır / Muhammed cümleye dindir imandır / Delilsiz gidilmez yollar yamandır Yunus sen bu dünyaya niye geldin Gece gündüz Hakkı zikretsin dilin / Enbiyaya uğramaz ise yolun / Göçtü kervan kaldık dağlar başında ”
Faruk YAZAR
Mart 2008 İstanbul
10 Nisan 2008 Perşembe
OMO : KİRLENMEK GÜZEL Mİ ?
Unilever’in önemli markalarından OMO, Türk halkının 43 yıldır yakından tanıdığı bir ürün. Sürekli kendini yenileyen ve düzenli bir iletişim kuran OMO, tüketicilere sağladığı yeniliklerle de hep zirvede oldu.
OMO, deterjan piyasasında iletişime önemli yatırımlar yapan bir marka olarak kendini gösteriyor. OMO, 2004 yılında farklı bir konsept geliştirerek, diğer markalardan belirgin bir şekilde farklılaştı. Yeni konseptte daha önce kullanılan” "Çamaşırdır kirlenir, çocuklar böyle öğrenir" sloganı yeniden yapılandırarak kirlenmenin güzel olduğu fikrini öne çıkarttı.
Reklam kampanyasında, kirlenmenin çocukların özgürce büyümeleri için şart olduğu vurgulanıyordu. Televizyon reklamlarında neşe içinde üstü başı kirlenen çocuklar yer alıyor ve kirlenmenin bir hak olduğu belirtiliyordu. Buraya kadar her şey güzel.
Bir marka rakiplerinden farklılaşmak için kendisine çok farklı bir konumlandırma seçip iletişim yapıyor. Özellikle “kirlenmek güzeldir” mesajı güçlü bir farkındalık oluşturuyor. Fakat OMO’nun “kirlemek güzeldir” mesajında eksik hatta sorunlu birşeyler olduğunu düşünüyoruz.
Bir deterjan markasının kirlenmenin güzel olduğunu söylemesi yeteri kadar ikna edici değil. Bu sözü bir STK söylese ve dillendirse eminim daha inanılır olurdu. Peki OMO böyle bir mesajı benimseyemez mi?
Mesaj ve marka arasında çabuk fark edilemeyen ama fonda kendini gösteren bir eksiklik bir boşluk var. Mesaj ve marka tam anlamıyla örtüşmüyor. Bu durumun nedeni belki de mesajın güvenilirliği olgusudur. Şimdi OMO’nun “kirlenmek güzeldir” sloganını açıkladığı şu metni okuyalım:
”Bırakın çoçuğunuz kişisel gelişimi boyunca özgürce öğrensin; öğrenirken keşfetsin; varsın keşfederken üstünü başını kirletsin. Çocukların üstlerini kirletmeleri onların kişisel gelişmelerinin çok doğal bir sonucudur. Önemli olan kir değil, çocuğunuzun kazandığı deneyimdir. Siz kiri hiç dert etmeyin; çünkü OMO varsa, kirlenmek güzeldir."
Algılar gerçektir diye düşünürsek, genel olarak kirlenmek kötü bir şey olarak algılanır. Bu algıyı bir kampanya ile tersine çevirmek ne kadar mümkün? Bu algının değişebileceğini varsaysak bile mesajın güvenilirliği sorunu karşımıza çıkıyor.
Kirlenmek güzeldir diyen bir deterjan markası. Kirlenmek güzeldir derken, daha çok kirli elbise, daha çok deterjan, daha çok satış akla geliyor. Bu zincirin içinde mesajın tüketici de bir güven oluşturması zor olsa gerek. Bazı iletişimciler bu kampanyanın çocukların özgürlüklerini geliştirici ve tabuları yıkan bir yönünün olduğunu söyleyecektir. Omo’nun Böyle bir çaba içinde olduğunu bizde düşünüyoruz. Fakat bu konseptin marka ile bütünlüğü açısından eksik bir şeyler olduğu da aşikar.
Anadolu’da herhangi bir ev kadınını kirlenmenin güzel olduğuna ikna edemezsiniz. Çocukların kirlenmesinin kötü bir şey olmadığını söylemek oldukça önemli bir fikir. Fakat bunun ifadesi ‘kirlenmek güzeldir’ olmamalı.
Türkiye’nin kültürel kodlarını ve sosyo ekonomik dağılımını dikkate alırsanız böyle bir mesajın OMO’nun istediği gibi algılanma olasılığı çok zayıftır. OMO’nun reklam kampanyalarında özellikle tv reklamları dikkat çekiyor. Tv reklamlarındaki çocuklar ve kirlenmek güzeldir fikri yabancı bir tonda sunuluyor. Bu topraklara dair bir şey söylenmiyor. Çocukların kirlenmesi kötü değil ama bunu nasıl anlattığınız ve kime söylediğiniz çok önemli.
Faruk YAZAR
Stratejik İletişim Danışmanı
09 Nisan 2008 Çarşamba
OMO, deterjan piyasasında iletişime önemli yatırımlar yapan bir marka olarak kendini gösteriyor. OMO, 2004 yılında farklı bir konsept geliştirerek, diğer markalardan belirgin bir şekilde farklılaştı. Yeni konseptte daha önce kullanılan” "Çamaşırdır kirlenir, çocuklar böyle öğrenir" sloganı yeniden yapılandırarak kirlenmenin güzel olduğu fikrini öne çıkarttı.
Reklam kampanyasında, kirlenmenin çocukların özgürce büyümeleri için şart olduğu vurgulanıyordu. Televizyon reklamlarında neşe içinde üstü başı kirlenen çocuklar yer alıyor ve kirlenmenin bir hak olduğu belirtiliyordu. Buraya kadar her şey güzel.
Bir marka rakiplerinden farklılaşmak için kendisine çok farklı bir konumlandırma seçip iletişim yapıyor. Özellikle “kirlenmek güzeldir” mesajı güçlü bir farkındalık oluşturuyor. Fakat OMO’nun “kirlemek güzeldir” mesajında eksik hatta sorunlu birşeyler olduğunu düşünüyoruz.
Bir deterjan markasının kirlenmenin güzel olduğunu söylemesi yeteri kadar ikna edici değil. Bu sözü bir STK söylese ve dillendirse eminim daha inanılır olurdu. Peki OMO böyle bir mesajı benimseyemez mi?
Mesaj ve marka arasında çabuk fark edilemeyen ama fonda kendini gösteren bir eksiklik bir boşluk var. Mesaj ve marka tam anlamıyla örtüşmüyor. Bu durumun nedeni belki de mesajın güvenilirliği olgusudur. Şimdi OMO’nun “kirlenmek güzeldir” sloganını açıkladığı şu metni okuyalım:
”Bırakın çoçuğunuz kişisel gelişimi boyunca özgürce öğrensin; öğrenirken keşfetsin; varsın keşfederken üstünü başını kirletsin. Çocukların üstlerini kirletmeleri onların kişisel gelişmelerinin çok doğal bir sonucudur. Önemli olan kir değil, çocuğunuzun kazandığı deneyimdir. Siz kiri hiç dert etmeyin; çünkü OMO varsa, kirlenmek güzeldir."
Algılar gerçektir diye düşünürsek, genel olarak kirlenmek kötü bir şey olarak algılanır. Bu algıyı bir kampanya ile tersine çevirmek ne kadar mümkün? Bu algının değişebileceğini varsaysak bile mesajın güvenilirliği sorunu karşımıza çıkıyor.
Kirlenmek güzeldir diyen bir deterjan markası. Kirlenmek güzeldir derken, daha çok kirli elbise, daha çok deterjan, daha çok satış akla geliyor. Bu zincirin içinde mesajın tüketici de bir güven oluşturması zor olsa gerek. Bazı iletişimciler bu kampanyanın çocukların özgürlüklerini geliştirici ve tabuları yıkan bir yönünün olduğunu söyleyecektir. Omo’nun Böyle bir çaba içinde olduğunu bizde düşünüyoruz. Fakat bu konseptin marka ile bütünlüğü açısından eksik bir şeyler olduğu da aşikar.
Anadolu’da herhangi bir ev kadınını kirlenmenin güzel olduğuna ikna edemezsiniz. Çocukların kirlenmesinin kötü bir şey olmadığını söylemek oldukça önemli bir fikir. Fakat bunun ifadesi ‘kirlenmek güzeldir’ olmamalı.
Türkiye’nin kültürel kodlarını ve sosyo ekonomik dağılımını dikkate alırsanız böyle bir mesajın OMO’nun istediği gibi algılanma olasılığı çok zayıftır. OMO’nun reklam kampanyalarında özellikle tv reklamları dikkat çekiyor. Tv reklamlarındaki çocuklar ve kirlenmek güzeldir fikri yabancı bir tonda sunuluyor. Bu topraklara dair bir şey söylenmiyor. Çocukların kirlenmesi kötü değil ama bunu nasıl anlattığınız ve kime söylediğiniz çok önemli.
Faruk YAZAR
Stratejik İletişim Danışmanı
09 Nisan 2008 Çarşamba
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)